Skip to content

kendimden bir şeyler...

Ooo nerelerdeyim ben yahu? Yüzümü gören cennetlik…

2012 March 27
Posted by bilgeaktas

 

Uzun bir aradan sonra tekrar yazma isteği oldu bende. Epey ara vermiştim, iki yıl kadar. Bahardan oldu sanırım. Güneş yüzünü gösterdi, coştu içim. Bahar yaptı hoş yaptı…

Yazamadığım son iki yılda çok güzel şeyler oldu. Çok fazla güzel şey…

En önemlisi iki yaşına yaklaşan ve bu sürenin her bir saniyesinde benim emeğim olan bir çocuk var ortada. Evet, en büyük kazancım bu ama sadece bu değil. Bununla beraber birçok şey öğrendim. Bildiğimi bilmediğim ve yeni öğrendiğim bir dünya şey…

Mesela kocaman bir kadın oldum ben. Anne, ev hanımı falan diye tabir edilen, evin ve çocuğun içerideki tüm sorumluluğunu (dış dünyamız sorumluğu bana ait değil çünkü) üstlendim. Büyük yük, kolay değil ama yaptım. Hatasız mı? Hayır. Ama yaptım.

Aslında küçük bir çocuk da oldum aynı zamanda. Parkta koşan, çizgi film izleyen, arabaları süren…

Bedenen çok yoruldum ve uzun bir süre de böyle gidecek biliyorum. Uykusuzluk yaşam tarzım oldu. Ama dünyanın en muhteşem deneyimini yaşadığı zaman insan gerçekten de bunları sorun diye adlandırmak bile komik kaçıyor. Ağzımdan şikayetvari laflar çıkar çıkmaz pişman oluyorum hayıflandığıma.

Anne olan arkadaşlarımla süper ilişkilerim oldu. Onları yeniden tanıdım. Büyük kazanç hepsi de benim için. Ama onlarla sadece bebelerini konuşan anneler de olmadık biz. Her şeyden konuştuk. Dost olduk.

Bir işte çalışmamak beni öyle güzel dinlendirdi ki, bu süreçte bundan sonraki iş yaşamımda ne istediğimi ve ne istemediğimi çok kesin çizgilerle ayırdım. Uzaktan bakma fırsatı buldum iş hayatına. Günlük hırslara, toplantı streslerine, ofis dedikodularına…

Bir keresinde, ‘sen çocuğa bakmayı tercih ederek kolay olanı seçtin, hem çalışmak hem çocuk bakmak daha zor’ diyen bir tanıdığımı da bol bol andım bu süreçte. :) 

 Henüz full time çalışan bir anne değilim ama gündüz iş yerinde gelsin çaylar, gönderilsin mailler, yapılsın toplantılar, edilsin telefonlar havasının benim tüm gün boyunca yaptıklarımın yanında çocuk oyuncağı kaldığını anladım. Yani aslında zor olanı seçtim.

Cennetin annelerin ayaklarının altında olduğunu öyle güzel anladım ki… Ne yaparsak yapalım annelerin haklarının ödenemeyeceğini, o yüzden hiç kasmamak gerektiğini anladım. :) Annelerin çocukları için her şeyi ne kadar büyük bir içtenlikle ve gocunmadan yaptıklarını çok daha iyi anladım. Hani anneler çocuklarına kızar ya, aslında hiç kızmadıklarını, o anda kızmaları gerektiği için ‘mış gibi’ yaptıklarını anladım.

Karı koca iken bir üst level’a, yani aile boyutuna geçmenin hazzını anladım. Kocamı baba olduktan sonra daha bir çok, daha bir başka sevdim.

Çok şey oldu çok bu zamanda. Bir sürü kazanım…

Benim kendisine kızıp ‘eşşoğleşşeğin bebesi’ dediğimi bana çaktırmadan hafızasına kaydeden, başka bir zaman ‘eşşoğleşşek’ dediğimde sonunu ‘bebe’ diye tamamlayan bir oğlum var şimdi.

O büyürken her şeyine şahit oldum. Diş çıkarmasına, çıkardığı anlamsız seslerin anlamlı kelimelere dönüşmesine, yürümeyi başarmasına, bana vurmayı başaramadığında suratının o müthiş sinirli tatlı ifadesine, babasıyla büyülü ilişkisine, kendini kasarak suratıma bakıp, ne yapıyorsun diye sorduğumda ‘kaka’ deyişine, beni güldüren, üzen her anına…

Hayattaki en büyük isteklerimden biriydi ve oldu.

Allah’ım tekrar teşekkürler!

Geceleri rüyasında korkup, ağlayarak uyanıp beni çağıran, uykusu gelince sadece beni isteyen, her hareketine hayran olduğum bir oğlum var. Biraz uzun uyusa özlediğim, fındık kıçını her saniye ısırmak istediğim, alışveriş merkezlerinde son hız koşarak beni de peşinden koşturan, 9 aydan beri kendi yemesi için uğraştığım ve şu anda yemeğini bana kesinlikle elletmeyen (hasbam) bir minik var evimizde. Sabah kalkar kalkmaz arabalarını dizen (çok işine sadık), her öğlen uyumadan önce Cars2 izlemek isteyen (çok prensipli), kafasına koyduğunu ölüm kalım meselesi haline getirip ne yapıp yapıp başaran (hoş geldin terrible two), masal anlatırken bir sonraki cümleyi keyword’ler şekilde bana hatırlatan, talking cat Tom ile sohbet edip ona oyuncaklarını gösteren ve yaz yaz bitiremeyeceğim bir dolu hikayesi olan harikulade bir varlık var bizim evde.

Ama dedim ya, sadece anneliği yaşamak değildi bu süreçte kazancım. Mesela bir gün bir arkadaşım aradı (canım, çok severim) hoop kendimi üniversitede ders verirken buldum sayesinde. Hayatıma yeni bir boyut geldi bu sayede. Haftanın bir günü işte olmak, hem bugünüme hem geleceğime renk kattı. Okuldaki öğrencilerle beraber gençleştim, hoca arkadaşlar edindim.

İki yazdır, söylemesi ayıp uzuuun uzun tatiller yapıyorum. Ailemle, uzaktaki ablamla hasret gideriyorum. Tadından yenmez zamanlar yani. :)

Bütün gün evde olmanın tadına vardım. Dışarı çıkmanın tamamen senin keyfinle alakası olmasının tadını çıkardım. Hani çalışırken Pazar günlerini iple çekerdik ya, hiç pijamalarımızı çıkarmadan evde yatsak, yayılsak diye hasretlik çektiğimiz zamanlara doydum.

‘Bugün ne giysem?’ izleye izleye artık ‘moda avcılarının’ söyleyeceklerini onlardan önce söyleme kabiliyeti edindim. :)

Gelecek planlarımı daha net şekillendirdim. Sağlığımız yerindeyse başka her şeyin üstesinden gelinebileceğini çok daha net gördüm.  

Anlat anlat bitmez…

Aslında kısaca, kendimi yeniden tanıdım. Dış dünyaya karşı bir sorumluluğum olmadan, sadece kendim istediğim için hayatta neler yaparım ben, bunu anladım. ‘Evde oturmak sıkıcıdır’ önermemden ‘aslında evde de yapılacak bir sürü güzel şey varmış’ önermesine yumuşak geçiş yaptım. Soğuk ve karlı havalarda sıcacık evimde oturmanın şükrünü yaptım.

Bana göre artıları eksilerine bin basar bir iki yıl geçirdim. Bu sürede yazamadım, paslandım belki ama şimdi tekrar yazmanın tadını aldım.

Hem çalışmanın hem çalışmamanın iyi ve kötü yanlarını ayırdım. Kendimi çalışmayıp evde oturuyor gibi değil, evimde çocuğumu büyütüyor olarak gördüm.

‘Evde oturup çocuk bakıp ne yapacaksın, körelirsin’ diyen kişiler, eee siz neler yaptınız bu iki yılda? :)

Bir Bilgenin Anatomisi

2011 June 25
Posted by bilgeaktas

Okan, aradığın o kan budur!

Sen de kimsin?

Ben Bilge Aktaş Baytak.

Bu da benim anatomim…

Hayattaki en büyük hayalim; pancake’den duvarları brownie’den çatısı olan bir şatoda, sonsuza dek mutlu yaşayan güzeller güzeli bir prenses olmakken, hayatın öyle olmadığını (neyse ki) kısa sürede anladım ve reel hayata inanmak zorunda kaldım.

Profesyonel hayatımda ‘Amaaan şu işte de çalışıvereyim canım ne olacak, hem parası da iyi’ şeklinde bir düşünce yapısına sahip olmadığımdan illa ki kendi istediğim işi aradım durdum. Zaten hayat felsefem de ’Neden olmasın?’dır…

Çocukluğum ve İlk Gençliğim

New York’ta geçen çocukluğumun ardından Ankara’da Yükseliş Koleji’nde devam eden eğitim hayatım boyunca sırasıyla; cumhurbaşkanı, şarkıcı ve televizyoncu olmak istedim.

İnsana, ‘O halde neden Gazi’de İngilizce Ekonomi okudun be kardeşim?’ dedirten bu hayallerimin sadece en sonuncusunun peşinden koşabildim. (Bu arada o
sorunun muhatabı ben değilim, üniversiteye giriş sistemidir.)

Üniversite hayatım boyunca ‘Şu okul bitse de artık İstanbul’a taşınıp bir televizyona kapak atsam…’ şeklindeki hayalim, 2002 yılında, Türk filmlerini aratmayacak bir şekilde, valizimi kapıp yedi tepeli şehre gelişimle gerçekleşmeye başladı.

Bakalım neler yapmışsın?

İstanbul’a ilk geldiğimde CNN Türk’te stajyer olarak çalışmaya başladım. Burada geçen bir buçuk yıllık köleliğim sırasınca hem yurt haberler servisi ve Yeni Gün adlı haber programında çalıştım hem de programın sunucusu Serdar Cebe’nin asistanlığını yaptım.

Ardından tv8′de paralı bir iş bulunca ardıma bile bakmadan kanalın gece editörü oldum. O zamanın haber müdürü Ali Tevfik Berber gece haberlerinin ve sabah programının ön hazırlıklarının tüm sorumluluğunu bana verdi. Geceleri bastıran uykuma rağmen bu şekilde çalışmaya kısa sürede alıştım. Daha sonra kanalın gece haberlerini kaldırma kararı ile işten çıkarıldım.

‘Sürünüyorum’ adlı parçanın klip yıldızı olmaya aday olduğum o dönemde Basın Enstitüsü Derneği’nin açtığı Gazetecilik Sertifika Kursu’na katılarak sertifikamı aldım.

Daha sonra Kenan Erçetingöz’ün sahibi olduğu www.gecce.com ve o dönemde yeni kurduğu www.derinhaber.com adlı sitelerin editörü olarak işe başladım. Magazin haberciliği konusunda çekincelerim vardı ama Kenan Bey’in, ‘Ben seni işe alayım mı diye tereddüt etmiyorum, sen mi düşünüyorsun?’ cümlesi üzerine, herhalde iyi birşey demek istedi deyip işi kabul ettim. Fakat bir süre çalıştıktan sonra oradan da ayrıldım.

Bir hafta sonra Elif Dağdeviren ile tanıştım. Kendisi Hugo’daki Tolga Abi ile beraber bir genç kız dergisi çıkaracağını benim de yazı işleri müdürü olup olamayacağımı sordu. Hemen kabul ettim. Böylece Tolga Gariboğlu’nun
şirketi Konsensus’ta Elif Hn’ın genel yayın yönetmenliğinde çalışmaya başladım.
O dönemde etimden, sütümden, derimden faydalanmak isteyen Tolga Bey, beni aynı zamanda atv’deki Hugo programının prodüktörü, stüdyo şefi, TolgaAbi dergisinin bilimum işlerinin yürütücüsü olarak çalıştırırken ben, Power FM’den haber spikerliği teklifi aldım. Onu da hemen kabul ettim.

(Konsensus’ta çalışırken 2004 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi’nin Halkla İlişkiler bölümünü kazandım. 2006′da mezun oldum.)

Power Fm ve Power Türk radyolarında haber editörü ve spikeri olarak çalışırken Best FM’den teklif aldım. Daha cazip bir teklif olması nedeni ile orayı tercih ettim.

Best FM’de de editör spiker olarak çalıştım ama aynı zamanda radyonun kültür sanat programında metin yazarlığı da yaptım. Hafta sonları gazetelerin okunduğu bir programın da sunuculuğunu üstlendim.

Best FM’deki maceram bittikten sonra bir dönem çalışmadım. O arayı değerlendirip, Yabancı Damat, Binbir Gece gibi dizilerde ve birkaç TV reklamında figüran olarak rol aldım.

Daha sonra Fenerbahçe Spor Kulübü’nde yeni kurulan ve başında Ali Koç’un olduğu Kurumsal İletişim Direktörlüğü departmanında işe başladım. Burada iki buçuk yıl çalıştıktan sonra kulübün farklı bir şirketi olan Fenercell’de Kurumsal İletişim Yöneticisi olarak çalışmam teklif edilince kabul ettim. Öte yandan kulüp
bünyesinde çıkan Fenerli Çocuk adlı derginin 32 sayı boyunca genel yayın
yönetmenliğini yaptım.

Aynı zamanda www.bilgeci.blog.com adlı bloğumda yazılar yazmakta, bu yazıları dostlarimla paylasmaktayim.

Ama bu da yetmeyince, ‘bir gün bir kitap yazarsam konusu şu olacak’ dediğim kitabımı yazmaya ve o konuyu işlemeye başladım. Yayınlanır mı bilemem ama önemli olan benim yazmam bence!

Ha son olarak; 2010-2011 egitim öğretim yılında Kadir Has Üniversite’sinde iki ders vermeyi kabul ettim. Biri ‘kurum ve marka kimligi’ digeri ‘medya planlama’…

Tüm bunlara bakıldığında fena bir tablo çıkmasa da ortaya, benim gözüm yine
televizyonda olduğundan yılmadan, bıkmadan ve usanmadan hayallerimin peşinden nefes nefese koşmaktayım.

Derdin ne senin dostum?

Beni ben yapan özelliklerim ve bu zamana kadar öğrendiklerimi birlestirip kendi programımı hazırlamak ve sunmak istiyorum.

Uzun zamandır elimde beklettigim, doğru yer, doğru zaman ve doğru kisi ucgeninin oluşmasını bekledigim ‘Balık Hafizasi’ adlı bir televizyon programı projem var. O projeyi bir gün hayata geçirmek hayallerimden biri. Ya da tv dunyasında Amerika’yı yeniden kesfetmeye gerek duymayip hoş sohbet bir tv programı hazırlayıp sunmak da harika olurdu.

BİTTİ

Ne isterse onu yapsın…

2011 June 11
Posted by bilgeaktas

Benim oğlum büyüdü. Bugün tam bir yaşında.

Çok çabuk ve çok güzel geçti bu bir yıl. Eminim seneler sonra da yine çok çabuk ve umarım çok güzel geçmiş olacak yıllar.

Büyüyecek benim oğlum, daha da kocaman olacak. Artık bir yetişkin olduğunda, tabii her anne gibi ben de onunla gurur duymayı, istediğim gibi yetişmiş bir evlat olmasını isterim.

Her şeyden önce mutlu olsun. Mutlu bir insan olsun. Sahip olmadıklarının bahçesinde değil, sahip olduğu değerlerin arasında gezinsin, mutlu olmayı bilsin. Şükretsin, elindekilerin kıymetini bilsin. Ama daha fazlası için de hep çalışsın.

Çalışkan olsun. Ama tembellik yapmayı da bilsin yorulunca.

Hakkını arasın, kimselerde bırakmasın. Gerekirse kavga etsin, haklıysa. Ama özür dilemeyi de bilsin, suçluysa. Yeter ki korkmasın ikisinden de. Kavgayı da adabıyla yapsın, geri dönülmez laflar etmeden; özrü de mertçe dilesin, yüzünü yere indirmeden.

Bir derdi olsun bu hayatla. Bir ideolojisi, bir inancı olsun. O uğurda çalışsın, savaşsın. Oy kullansın, geleceği onun şekillendireceğinin bilincinde olsun. Protesto etmeyi de alkışlamayı da bilsin. Yaşamın sunduklarıyla yetinip amacını unutmasın.

Dünyada olan bitenden haberi olsun. Ben bilmem, ilgilenmem demesin. Dünyanın diğer ucunda birine yardım etme şansı varsa etsin, düşünmeden. Kendisine dokunmasa da yılanın başkasına zarar vermesini engellemeye çalışsın. Başkalarına gelecek zarar da üzsün onu. Duyarlı olsun.

Değerlerine sahip çıksın. Büyüklerin ellerinden, küçüklerinden gözlerinden öpmeyi bilsin. Yeri geldiğinde çocukla çocuk, büyükle büyük olsun.

Vicdanlı olsun. Allah korkusu olsun içinde. Kendisine yapılmasını istemediği birşeyi başkasına yapmasın. İncitmekten korksun insanları.

Duygularına yenilsin isterse. Ağlamak istediğinde koyversin kendini. Kocaman kahkalara da boğsun kendini, tutmasın.

Doktor olsun, mühendis olsun, şarkıcı olsun, pandomim sanatçısı olsun, itfaiyeci olsun. Ne isterse onu olsun ama bir mesleği olsun.

Kibar olsun. Kimseye kabalık etmesin. Kimsenin hakkını yemesin. Güçlünün değil haklının yanında olsun.

Gezsin, okusun, şarkı söylesin, resim yapsın, spor yapsın. Hobileri olsun, boş boş oturmasın.

Güler yüzlü olsun annesi ve babası gibi. Babasının hayattaki en büyük kahramanlarından biri olan Bastian Baltasar Bux gibi ne istiyorsa onu yapsın bu hayatta…

Bunlar bir anne olarak benim gönlümden geçenler. Bütün bunların tam tersi bir çocuk da olabilir tabii.

Naapayım, olursa olsun, canı sağolsun.

Bilge Kalp Çınar

2010 September 3
Posted by bilgeaktas

Aşkından yandığım bir meleğim var.

Dünyam oldu, adı Rumi Çınar.

Onu ne kadar sevdiğini anlatamam.

Ancak baba olunca anlar.
 
 

Geleli henüz birkaç ay oldu,

Ama sanki O hep vardı.

Onsuzlugu yaşatmasın Allahım.

Dünyam O’nun kokusuyla doldu.

 
 
Elleri hep sımsıkı, terli, pis kokuyor.

Ama aslında yine de mis kokuyor:)

Canım o benim nasıl anlatsam.

Düşününce bile içim bir hoş oluyor:)

 
 
Bazı günler cin gibi,
 
Bazen mışıl mışıl.
Gülüşü sicacik.

Yüzü ışıl ışıl.

 
 
Ondan gayrısını düşünemez oldum.

Sevdalandim ben O’na, aşık oldum.

 
 
Küçük kuzum bir ağlar bir güler.

Annesi O’nun her nazını çeker.

Tek bir istegim var bu hayatta.

Beni çok sevsin o bana yeter.
 

Anne oldum, kafam güzel…

2010 June 28
Posted by bilgeaktas

 

 

Dünyanın en şekerli, en meyveli içkisinden kana kana içmiş gibiyim. Kafam öyle güzel ki…
Anne oldum ben.
Canımdan can çıkardım. Canlı canlı yaşadım oğlumun dünyaya gelişinin her anını. Tüm acısını, tüm güzelliğini yaşadım doya doya. Bedenimden ayrılırken hissettim onu, sonra karnıma koydular kanıyla canıyla oğlumu, dünyaya gözlerini açar açmaz. Dokuz aydır içimde taşıdığım, tekmelerini sevdiğim, onu daha görmeden hayatımın merkezine yerleştirdiğim oğlumu pat diye karnıma koyuverdiler. Ne olduğumu, ne hissettiğimi anlayamadım, karışık ama dünya güzeli bir duyduydu.
Sarhoş gibiyim günlerdir. Heeyyytt diye bağırasım var sağa sola. Uykusuzluk, yorgunluk, halsizlik hat safhada ama stresten, sinirden eser yok bende. Kafam hep güzel gibi, gülesim var her şeye.
Evde her şeyin yerli yerinde, her yerin düzenli olmasını isteyen ben, şimdi evin en umulmadık köşelerinden çıkan kirli peçetelere, sütle ıslanmış minik havlulara, biberonlara bakıp bakıp gülüyorum.
Tüm dünya siyah beyaz da, sadece oğlumun pembe beyaz teni renkli sanki. Bir de siyah gözleri var ışıl ışıl. Bana bakan siyah gözleri. Kocaman… İriliğini annesinden, ifadesini babasından aldığı siyah gözleri var benim küçük sevgilimin. Dünya tatlısı gözleri…
Dünyanın tüm güzel tatları, tüm şekerleri benim oğluma katılmış gibi.
Kafam öyle güzel ki… Bebeğin geleceğini anladığım ilk andan itibaren yaşadıklarım, hastaneye yetişmeye çalışırken takside, Türk filmlerini aratmayan yolculuğumuz, 13 saat sancı içinde onu beklemem, hiç biri umrumda değil. Tek umrumda olan şey şu anda uyumasa da yatağında koca gözlerini dikerek bakan minik Rumi’m, minik Çınar’ım…
Omzuma yatırdığımda, hissetmek için iyice sokulduğum, minik burnundan çıkan minik nefesinin boynuma değmesi bir kat daha artırıyor sarhoşluğumu.
Hiç sıkılmadan saatlerce bakabileceğim o minik surat, iyice yakından bakınca daha da şeker görünen bembeyaz ten… Pamuk şeker oğlum benim.
Babasının kopyası oğlum benim. Can suratlım…
Gece uykusundan ağlayarak ve sinirli uyanışı, hemen istediğini yapmazsak ekşiyen suratı, altı pisken kıyameti koparışı, hiç biri kızdırmıyor beni, çünkü kafam güzel.
Babanı da beni de sarhoş ettin Rumi Çınar’ım.
İsimlerinin anlamı gibi hayatın olsun. Tasavvufu simgeleyen, bilgeliği ve canı temsil eden ismin Rumi gibi ve güçlü, köklü çınar ağaçları gibi yaşa canım oğlum.

Oğluma mektup 2: Küçük tırtılım benim…

2010 May 13
Posted by bilgeaktas

 

Oğlum, Çınar’ım, küçük tırtılım…

Gelmene sayılı günler kaldı bebeğim. Ben ve baban seni çok ama çok merak ediyoruz. Bir an önce sağlıkla aramıza katılman için sabırsızlanıyoruz.

Acaba nasıl bir şey diye kendi kendimize düşünüyoruz. Hangimize benzeyeceksin? Kaşın gözün nasıl? Huyun suyun kime çekecek?

Şu anda bildiğimiz tek bir şey var, o da saçlı doğacağın. Çünkü en son doktor kontrolünde doktor bize saçlarını gösterdi.

Benim oğlumun tüy gibi saçları olacak demek. Ama yüzünü yine dönmedin bize, olsun omuriliğinle yetindik o da bize yeter!

Sana yeni ciciler aldık babayla. Baban sana ilk hediyesini aldım oğlum. Çok tatlı bir hastane çıkış seti. Bayılacaksın görünce, hatta o kadar seveceksin ki, iddiaya varım üzerine kusacaksın sevgiden!

Şapkanı da takacağız minik başını üşütme diye, eldivenlerini de takacağız yüzünü yırtma kendi tırnaklarınla diye. Yani sen merak etme, herşey düşünüldü, herşey kontrol altında oğlum.

Küçük tırtılım…

Karnımda da olsan bana ilk anneler günü heyecanını yaşattığın için sana çok teşekkür ederim. Babayla ne güzel düşünüp plan yapmışsınız. Sen daha kozasından çıkmamış minik bir tırtıl olduğun ve kelebek olmayı beklediğin için; benim şimdi minik tırtılım da olsan, seni kucağıma alınca minik kelebeğim olacağın için bana kelebekli kolye almanız çok incelikli bir hareket. Bayıldım hediyenize. Ağladım alınca…

Haydi, artık gel de kucağımıza alalım, koklayalım seni oğlum.

Seni çok seviyoruz. Sen de bizi çok sev istiyoruz.

Ey Türk Kadını! Tanımadığın bir erkeğe merhaba deme!

2010 April 15
Posted by bilgeaktas

 

31-wyqtyhwl__ss400_1

 

 

 

 

TRT, Leman Sam’ın çok sevdiğimiz şarkısı ‘Anladım’a yasak koymuş.

 

“Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe sırf sana benziyor diye usulca sokulup merhaba dedim” diye başlayan şarkıyı hepimiz yıllarca bağıra bağıra, yaşayarak söyledik. Hüzünlendik…

 

Ancaaaakkk, TRT ‘Hiç tanımadığın bir erkeğe merhaba denir mi kız, al sana!…’ şeklinde tokatlamış şarkıyı ve yasaklamış.

 

Evet, böylece Türk kızlarının ‘namus’unu korumuş oldu TRT. Kendisine binlerce teşekkürler… Sayelerinde ahlak düzeyi çok yüksek bir toplumda yaşıyoruz.

 

Tanımadığı erkeklerle konuşmayan ahlaklı kızlar, ilkokuldan çıkar çıkmaz artık hiç eteklerini kısaltmıyorlar TRT’ci ağabeyleri, çok uslu kızlarımız!! Liseye gelmeden, ilk cinsel deneyimlerini fütursuzca yaşayıp hayatı sadece cinsellik olarak algılamıyorlar, sağa sola saldırmıyorlar. Ailelerinin gönül rahatlığı ile yerleştirdikleri yurtlardan falan kaçıp başka yerlerde sabahlamıyorlar. Bu ahlaki düzen sayesinde uyuşturucu kelimesini duymamışlar bile. Temiz bir toplumda yaşayan beyaz dantelli elbiseli temiz kızlar onlar!

 

Web cam’dan soyunmuyorlar tanımadıkları erkeklere mesela, interneti sadece bilgi amaçlı kullanıyorlar. Dizilerdeki öpüşme sahnelerinde kafalarını çeviriyorlar.

 

TRT sayesinde bu tip kızlar artık ortalarda dolaşmadığı için erkeklerimiz de namustan ölecek kadar dürüst ve ahlaklılar. Farkında mısınız gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde hiç tecavüz, kız kaçırma, kıskançlık cinayetleri falan yok. Hep çiçek, böcek, sevgi kelebeği haberler okuyoruz.  

 

Yaşasın TRT!

 

Sağ ol, var ol!

 

Leman Sam da bizi yemiş yıllardır. Biz de hiç uyanmamışız. Ne o öyle tanıdık bir huzur aramalar falan. Huzuru git evinde ananın dizinin dibinde ara! Bir de üstüne, bildik bir söz beklemeler. Tövbe tövbe günaha sokacaklar adamı! Hiç elin adamından öyle sözler beklenir mi? Naapar sonra?

 

İyi ki fazla kaptırmamışız kendimizi şarkıya. Demek ki O’na inansak ahlak elden gidecek. Maazallah!

 

Yaşasın TRT yasağı!

 

 

 

 

‘Türk Malı’ olmamış…

2010 March 23
Posted by bilgeaktas

top_turkmali 

 

 

Yabancı dizilerin Türkçe versiyonlarını yapmayın, olmuyor çünkü…

 

En son ‘Türk Malı’ adlı diziyi yaptılar. İkidir izliyorum, ı ıh olmamış. Beğenmedim.

 

Oyuncuların kişisel performansları ve bir iki espri dışında gülünecek bir şey bulamadım.

 

Yıllardır hayranlıkla ve ağzımız yırtılacak şekilde gülerek izlediğimiz ‘Married with Children’ın taklidi olduğu söylenen dizi Türk kalıplarına dökülünce kabını dolduramamış. Evet, Al Bundy’e yıllarca güldük ve gülmeye de devam ediyoruz. Çünkü o diziyi izlerken Amerikan kültürü etkisinde izliyoruz. Yaptıkları esprilerin Türk normlarına uymasını beklemiyoruz. Peggy’nin rüküş, Al’in vurdumduymaz ve hayattan ve hatta ailesinden bezmiş halleri bize komik geliyor. Çünkü o kültüre göre çok komikler. Öyle tipler Amerika’da olur, Türkiye’de değil. Ama Binnur Kaya’nın ve Şafak Sezer’in canlandırdığı karakterler Abiye ve Erman onların kötü taklitleri olmaktan öteye gidememişler.

 

Keşke taklit bir dizi yerine kendi kültürümüz ile yazılmış, esprileri Türk’leri güldürecek cinsten olsaydı.

 

Misal, dün akşam izlediğim bölümde, sürekli pizza yemekten bıkmış olan evin erkeği Erman’ın hali bana pek de samimi gelmedi. Postacılık yapan bir baba, anti sosyal ve boş kafalı bir anneden oluşan hangi Türk ailesi durmadan pizza yer? Bana inandırıcı gelmedi. O yüzden komik de gelmedi.

 

Daha önce de benzer diziler yapıldı. ‘Dadı’ mesela ilk aklıma gelen. Orada da espriler tam oturmamıştı ama o zamanlar diziler şimdiki gibi yaygın değildi, Gülben Ergen faktörü vardı ve görüntüler çok şaşalı olduğundan bir nebze daha iyiydi diyebilirim. Ama ‘Avrupa Yakası’ gibi olamadı örneğin. Çünkü Avrupa Yakası bizim kültürümüze aitti. Gerçek hayatta Aslı’lar, Burhan’lar, Cem’ler var çünkü.

 

Golden Girls’in Türkçesi yapıldı mesela. Onca yıllık oyuncular, büyük emek verdiler ama olmadı işte.

 

Ama yapımcılar bu yolda ilerlemeye kararlı anlaşılan. Şimdi de Gossip Girl ve According to Jim’i yapacaklarmış. Hadi According to Jim komedi olduğu için belki izlenir ama Gossip Girl’de yaşananlar Amerikan halkından bile tepki çekiyorsa Türkiye’de nasıl karşılanır merak ediyorum. Bence boşuna zaman, emek ve para kaybı…

 

Niye kendi kültürümüzün komik unsurlarını kullanmak yerine ailt olmadığımız bir kültürle gülmeye çalışıyoruz ki?

 

Mad Men

2010 February 15
Posted by bilgeaktas

 

 

mad-men-logo1

 

 

 

 

Evet, geç keşfettim. (Ama önemli olan yakalamak değil mi?)

 

Daha doğrusu TV’de gösterilmeye başladığından beri izlemek istiyorum, ama TV konusunda gelenekçi bir tip olduğum ve kablo tv sevdiğim için internete düşmesini bekledim. İnternete geç düştü DVD’leri, ben de ancak indirebildim. (Bu arada, ‘Korsana evet!’)

 

Hafta sonu izledim, doyamadım. Bugün de işi gücü bırakıp eve gidip izlemek istiyorum. Hatta izlerken de bitmesin diye korka korka izliyorum. Neyse ki elimde daha bir sürü bölüm var. Aslında geç izlemenin de böyle bir avantajı var. Mesela şimdi hiç Lost izlememiş biri olmak isterdim. İzleyecek sezon sezon dizim olurdu ne güzel.

 

New York’un en büyük reklam ajanslarından birinde yönetici olarak çalışan Don Draper ve etrafındaki kişilerin hayatlarını konu alan dizi, akla yatkın olması açısından da kalbimi çaldı. Ben genelde filmlerde, dizilerde gerçek hayattan şeyler izlemeyi severim çünkü. Gerçek hayatta olamayacak şeyleri izlemek pek benlik değil.

 

 

mad-men-twitter

 

 

 

Draper’i canlandıran Jon Hamm’in karizmatik yapısının da dizinin sürükleyiciliğinde etkisi var tabii. Her zaman hayata ve kişilere karşı tüm kartlarım açık olduğundan (bununla övünmüyorum, keşke biraz daha esrarlı olabilseydim) Draper karakteri ilginç geliyor bana. Çok az konuşuyor, sürekli düşünüyor, hatta bazen kendisine sorulan sorulardan öyle ustaca sıyrılıyor ki… Ama işinin de ehli, bir reklam toplantısında öyle bir laf ediyor ki, toplantı oracıkta bitiveriyor. (Ders 1: Hele hele iş toplantılarında boş konuşma, öz konuş. Ama bizde ne söylediğine değil ne yazık ki ağız kalabalığına pirim veriliyor ya neyse…).

 

 

 

don_draper_jon_hamm

 

 

Hani diyoruz ya, toplum yozlaştı, ahlaki değerlerimiz çöküyor falan diye. Yok öyle bir şey, yozlaşma insanoğlu var olduğundan beri hep olan bir şey, sadece bugünlerde insanlar daha açıkta yaşıyor her şeyi. Dizide bunu da anlıyoruz. 60’larda geçen dizide maşallah kimin eli kimin cebinde belli değil. (Ders 2: Hayatın iyilikleri ve kötülükleri bakidir. Bir düzen vardır ve kimse bu düzeni değiştiremez. Sadece ayak uydurup uydurmamak bizim elimizdedir).

 

Oyunculuklar ve prodüksiyon muhteşem. Aldığı tüm ödülleri (iki Altın Küre, altı Emmy ödülü) sonuna kadar hak etmiş bir dizi olduğunu görüyoruz. Yapımcılar için bir ders de buradan çıkıyor. Dönem filmi / dizisi çekecekseniz Mad Men’deki gibi tüm detayların gerçekçiliğine ve sürdürülebilirliğine en yüksek seviyede önem vermeniz gerekir. Ben diziyi sanki gerçekten o yıllarda çekilmiş gibi izliyorum. Kıyafetler, diyaloglar, mekanlar süper.

 

Dizinin müzikleri de çok başarılı. Hatta telefonumun Sponge Bob melodisini Mad Men olarak mı değiştirsem diye düşündüm.

 

 

mad20men20smoking

 

 

 

Dikkatlerden kaçmayan bir diğer konu ise, herkesin her yerde sürekli sigara ve içki içiyor olması. Bu durum pek ders çıkarılacak bir durum değil, belki olmamalı anlamında ders çıkarılabilir, çünkü hamile kadın bile elinde sigarayla geziyordu. (Yuh!) (Tiryaki kocam bile rahatsız olmuş durumdan.)

 

Kısaca bende iki gündür Mad Men rüzgarı esiyor. İzledikçe yine yazar sizi yine bayarım. J

 

 

 

 

 

Oğluma mektup 1

2010 February 12
Posted by bilgeaktas

baby20boy20blocks20beverage20napkins1

 

Oğlum, canım oğlum.

 

Bu zamanlarımızı sana büyüyünce anlatmak için sabırsızlanıyorum. Çünkü seninle çok eğleniyorum bugünlerde. Beni sürekli güldürüyorsun…

 

Anne toplantıdayken, işle ilgili önemli bir telefondayken ya da tüm dikkatini vermiş bir şekilde mail yazarken pat diye öyle bir atıyorsun ki içimde, dikkatimin dağılmaması mümkün değil.

 

Hep kıpır kıpırsın, bir sağdan bir soldan tekmeliyorsun, beni çok güldürüyorsun.

 

Hiç durmaz mısın sen?

 

İlgimi mi çekmeye çalışıyorsun bakayım? Eğer öyleyse hiç tasalanma, annenin aklı hep sende. Tabii babanın da…

 

Akşamları seni nasıl da seviyoruz görmüyor musun? Seslerimizi duyuyor musun? Seninle konuşuyoruz.

 

Senin aramıza katılacağın günü heyecanla bekliyoruz. İkimizin de eli karnımda bir atsan diye bekliyoruz. Ama sen de az değilsin. Biz beklersek nazlanıyorsun. Sonra tam beklemekten vazgeçiyoruz, pat oradasın.

 

Şakacı mı olacaksın acaba? Muziplikler yapıp anneyi ve babayı hep güldürecek misin şimdiki gibi? Yoksa annen gibi somurtup oturan bir bebek mi olacaksın. Olsun, nasıl olursan ol sen bizim biricik oğlumuzsun!

 

Geceleri ne zaman uyansam seni sürekli oynarken buluyorum. Anne uyurken sen de uyusana be gülüm! Daha hayata bile gelmeden yorma kendini bu kadar. Biz senin yerine yorulacağız nasılsa uzun yıllar.

 

Biz şimdiden senin geleceğin için planlar yapıyoruz biliyor musun? Hatta sana harika bir sürpriz planlıyoruz. Ama söylemeyiz, gelince görürsün. Seni hayatta şanslı kılmak için şimdiden çalışıyoruz babayla.

 

Sana her şeyin en güzelini vermek, yaşadığımız sürece seni her şeyden çok seveceğimizi hep bil istiyoruz.

 

Gelmeni dört gözle bekliyoruz, canım benim!

 

 

 

Tarkan bitti mi?

2010 January 26
Posted by bilgeaktas

 

 

 

 

 

tarkan1

 

 

İlk çıktığında herkesin dalga geçtiği ama sonra kitleleri kendine ciddi anlamda hayran bırakan çok az isim var ülkemizde. Bunlardan en önemlisi de Tarkan bence.

 

İlk klibindeki sarı ekoseli pantolonu ve aynı desenden papyonu ile izleyenlerin alay konusu olan, burun kıvrılan bir şarkıcı nasıl oldu da zaman içinde ‘star’ sıfatının önüne bir de mega kelimesini alabildi?

 

Bence bu sorunun en önemli yanıtı, Tarkan’ın cesareti ve müzikal altyapısı.

 

Cesur davrandı, kimsenin yapmadığı şeyleri yaptı. Mesela Türkiye’de sahne şovu kavramı yok denecek kadar azken, O Amerika’dan müthiş sahne şovları ile geri döndü, hayranlarını büyüledi. Kimsenin ne diyeceğini umursamadan oryantale varan kıvrak danslar sergiledi, kızlar çığlık çığlığa izledi. Kısacası doğru yerlerde doğru adımlar atarak cesur davrandı.

 

Tabii sadece cesaretle olacak bir başarı değil onunki. Sesinin güzel olmasının üzerinden geçinmedi, Tarkan gibi şarkı söyleme modelini yarattı. Yorumunu sevdirdi herkese.

 

Kendisine bahşedilen ‘star elektriği’ sayesinde de, başka bir şarkıcıda olsa gözümüze batacak detaylarını sevimli ve hatta seksi göstermeyi başardı. Kısa boylu olması kimsenin gözüne batmadı örneğin.

 

Bir de tabii 21. yüzyılda sanatçı olmanın gerektirdiği en önemli unsuru da atlamadı. Çok iyi yönetildi. Menajerinden kuaförüne, sahne dekorcusundan dans hocasına kadar çok profesyonel ellere teslim etti kendini. Tarkan’ı bir şirket gibi yönettiler. Başarılı bir ekiple…

 

Sonra adı aşk dedikodularına da karışmadı. Saysak bir elin parmağını geçmeyecek kadar sevgilisi oldu. Uzun süren bir ilişkisini de bitirdikten sonra da sağa sola ‘saldırmadı’.

 

Güzel şarkılarla çıktı dinleyicisinin karşısına. İyi isimlerle çalıştı. Radyoyu açtığımızda karşımıza çıkan, hepsi birbirinin aynı gibi duran kötü pop şarkılarından öteye taşıdı şarkılarını.

 

Kısacası mesleki olarak da kendini geliştirdi.

 

Ama sonra ne oldu?

 

Bana sanki duraklama dönemine girmiş gibi geliyor. Son zamanlarda çok hit olmuş bir şarkısını hatırlamıyorum. İstanbul 2010 konserinde TV’den izledim, yeni bir numarasını görmedim. Eski başarılarının ekmeğini yiyor sanki. Yeni bir şey katmadı kendine son zamanlarda.

 

‘Kır zincirlerini’ ya da ‘Kış güneşi’ tadında bir şarkı yapamadı bir daha. Ama bu Tarkan’ın bittiği anlamına gelir mi bilmiyorum. Böyle biri için bitti demek doğru olmaz hemencecik. Bakarsınız birden bire hiç denenmemiş bir şeyle, bir klip ya da şarkıyla çıkar karşımıza.

 

Şimdi yeni bir albümü çıkmış. Micro SD formatında eski şarkılarını bir kez daha sevenlerine sunuyormuş. Acaba eski emeklerinin ekmeğini yemeğe devam ederek cepten mi yiyor yoksa bomba bir albümle çıkmadan önce ortamı mı ısıtıyor, göreceğiz.

 

 

Kim kiminle nerede?

2010 January 15
Posted by bilgeaktas

 

whatever-works

Bugün vizyona girdi, Woody Allen’ın son filmi. Orijinal adı ‘Whatever Works”.

 

Filmde, yalnız yaşayan aykırı karakterdeki yaşlı bir adamın genç bir kızla yollarının kesişmesi anlatılıyor. Sonrasında tabii olmaz denilen şeyler oluyor. Konuya daha sonra kızın annesi, annesinin yıllar sonra asıl karakterini bulması, karışık ilişkiler dahil oluyor.

 

Ben izledim, keyifli bir film. Sıkılmadan sonuna kadar akıyor. Güzel bir kara komedi. Evden kaçıp büyük şehirde hayat kurmaya çalışan, hayalleri olan genç kız öyküsü de var (sadece Türk filmlerinde olmuyormuş demek); hayatının sıkıcılığını, aksi karakterini kendine bile itiraf edemeyen yaşlı bir adamın duruma isyanı da; yıllar sonra aslında içinde başka bir kadın barındırdığını ve o kadını ani bir yaşam şekli değişikliği ile dışarı çıkaran bir kadın ve filmin sonunda sadece bir detaymış gibi verilse de aslında büyük mesajlardan birini barındıran, bir adamın cinsel tercihlerinin başka yönde olduğunu anlaması da var.

Yani aslında usta yönetmen birden fazla film olabilecek konuyu bir araya çok güzel getirmiş, hatta o kadar çok konuyu seyirciyi hiç yormadan, sakince işlemiş.

 

Ama beni en çok etkileyen ve gerçeğe yakın bulduğum tarafı ise, bir gencin bir gence yakıştığı gerçeği.

 

Film kısaca güzel, izlenmeli. Ama yine de yönetmenin son filmiyle kıyaslamadan edemeyeceğim.

 

Woody Allen’ın bir önceki filmi Barcelona Barcelona’yı izlemiş olmasam bu filmi daha güzel bulabilirdim. Yani bence bir önceki filmini geçememiş Allen. Konu (acaba sadece bana mı öyle geldi?) bir önceki filmle benzeşiyor. Bunda da çarpık ve şaşırtan ilişkilerden yola çıkılmış. Barcelona Barcelona’yı bu filmden daha iyi yapan şeylerden biri de bence görüntülerdi. Evet, bu da New York’ta çekilmiş, ama şehrin görselliği pek ön planda tutulmamış. Barcelona’da ise şehri görmeye doyamamıştık.

 

Yine de keyifli bir hafta sonu geçirmek isteyenlere tavsiye ederim.

 

Dilipak’ın dilinin kemiği

2010 January 11
Posted by bilgeaktas

dilipak 

Muğla’nın Bodrum İlçesi’nde düzenlenen konferansta konuşan İslamcı yazar Abdurrahman Dilipak, kadınlara üç yerine iki öğün yemek hazırlama ve camiye daha fazla gitme tavsiyesinde bulundu. Dilipak, “Günde üç öğün ve tıka basa yemek yiyen özellikle kadınlarımız, kendilerine fiziki yönden zarar verip aşırı kilo alıp badi badi yürümek zorunda kalırken, kocalarına da zarar veriyorlar. Bu kadınları gören kocaları Bodrum gibi yerlerde başka kadınlara bakmaya başlıyorlar” dedi.

 

Bu yazıyı yazmak için önce yukarıda okuduğum satırlardan sonra bir süre ağzımın kapanmasını bekledim.

 

Şoke olmuş durumdayım. Bu ne saçma bir açıklama!

 

Sayın Dilipak,

 

Öncelikle İslamcı yazarsanız, İslam dinin gereği olarak hoşgörü ve Allah’ın huzurunda herkesin eşit olduğu ilkesini benimsemiş olmanız gerekirdi. Şişman-zayıf, güzel-çirkin ayrımı yapmayan İslam dininde sizin söylediğin gibi ayırımlar yok. Allah katında önemli olan kişinin iç güzelliğidir.

 

İkincisi günde iki öğün yiyerek zayıflanmaz, kilo alınır, sağlıksız bir beslenme şeklidir. O şekilde beslenirsek, Allah’ın bize emanet olarak verdiği bedene zarar vermiş oluruz ki bu bir günahtır. İslamcı yazar adı altında bunu sizin herkesten iyi biliyor olmanız gerekir.

 

Üçüncüsü; bir erkek karısından başka bir kadına bakıyorsa, bunun karısı ile ilgisi yoktur. Adamın kendi nefsine hakim olamayışının bir sonucudur ki nefsine hakim olmak İslam dininde en önemli sınavlardan biridir. Bunu yine sizin bizden iyi bilmesi gerekir.

 

Dördüncüsü; insanlar normal olarak yıllar geçtikçe kilo da alır, yaşlanır, yüzü de kırışır. Hatta inanmayacaksınız ama erkeklerin de! Üstelik kadınlar doğurgandır. Doğum yaptıktan sonra normal olarak kilo alabilir, bu kiloları da verememiş olabilirler.

 

Beşincisi, sanki Türkiye’de yaşayan bütün erkekler, sporcu gibi üçgen vücutlu, gür saçlı, uzun boylu, hoş bakışlı, görgülü, kültürlü de kadınlar hilkat garibesiymiş gibi konuşmayınız. Kadınlara şişman ya da bir diğer deyişle çirkin deme cesaretini gösterirken lütfen, çirkin kocalarına rağmen başka erkeklere bakmayan kadınları da göz önünde bulundurun.

 

Bir daha da sinirimi oynatacak böyle laflar etmeyin! Ben hamile (sizin deyiminizle şişmanlamaya ve kocasını başka kadınlara kaptırmaya müstahak) bir kadınım!

 

 

Magazinsel…

2010 January 8
Posted by bilgeaktas

 

2

Modacı Cemil İpekçi, birkaç gün önce bir davette, hakkında ‘aşığım, seviyorum’ dediği nişanlısından ayrılmış. Sonra Beyoğlu’nda bir meyhanede eğlenirken görüntülenmiş ve ‘iyi ki ayrılmışız zaten bu aşk fazla yürümezdi’ demiş.

 

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Bir de ünlüler ile ilgili şunu anlamıyorum. Biz (halktan insanlar yani) aşık olduğumuz birinden ayrılsak en azından birkaç gün bunalıma girer dışarı falan çıkamayız. Ama siz maşallah iki gün sonra vur patlasın, çal oynasın yapabiliyorsunuz. Helal! Ayrıca keşke biraz daha sıksaydınız dişinizi. Portekiz de eşcinsel evliliğine izin vermiş. Sıra belki bize de gelirdi. Bu ülkede her şey oluyor, nasılsa o da olurdu!

 

Hülya Avşar, programına katılan Haydar Dümen’e bu yaşta nasıl seks yapabiliyorsunuz diye sormuş.

 

Sizce de artık kadının bu muhabbetleri sıkmadı mı? Hani Türkiye’de bu mevzular tabuyken soruyordun da, şimdi bir numarası yok be!

 

Selçuk Yöntem, rol aldığı Aşk-ı Memnu dizisinde yaşananlar için aslında hayatın ta kendisi yorumunu yapmış.

 

Valla hayatın ta kendisi olan, yengesine yan gözle bakanın iki kaşının ortasından vurulmak olduğu bir ülkede kim, nerede bu şekilde yaşıyor merak ettim. Ayrıca son bölümde ‘aaa yılbaşında naapsak, haydi New York’a gidelim, hatta aile dostlarımızı da götürelim’ dedikten sonra ertesi gün hemencecik yola çıkmanız da pek gerçekçi gelmedi.

 

Evlilik programlarından birine katılan adamın iki eşi varmış. Buna tepki gösteren sunucuya da ‘istersen sen de gel’ demiş.

 

OHA!

 

 

Allah’ım, iyi ki kadınım!

2010 January 4
Posted by bilgeaktas

 

pregnancy

 

 

 

18. haftanın içindeyim ve bebeğimin içimdeki kıpırtılarını hissetmeye başladım!

 

Dünyada milyarlarca kadın bu duyguyu yaşadı, hatta benim yaşadıklarım ne ki, henüz başaramadığım doğumu da gerçekleştirdiler. Ama hayır, sanki ilk kez ben yaşıyorum, bebeğin anne karnında kıpırdamasını ilk ben keşfetmişim gibi herkes benden duymalı, bir de benden dinlemeliymiş gibi geliyor.

 

Öncelikle sosyal hayattaki tüm zorluklarına rağmen gerçekten iyi ki kadın olarak dünyaya gelmişim. Bunun için Allah’a teşekkür ederim!

 

Çünkü, bebeğim ya da artık oğlum demeliyim, içimde zıp zıp zıplarken onu sadece ben hissedebiliyorum, babası ise benim yüz ifademden yine bir şeyler hissettiğimi anlıyor. (Gülümsememle bebeğin kıpırtıları arasında bir bağlantı mekanizması var, karnımda hissettiğim minik tepmeler yüzümde bir gülümsemeye yol açıyor). Onun da bebeği o, ama sadece ben hissediyorum. Hatta geçen gün bana beni kıskandığını söyledi, ben de kıskanmalısın çünkü harika bir şey yaşıyorum dedim.

 

Leziz bir yemeğin o sadece kokusunu alabilirken ben afiyetle tadına bakabiliyorum! Sonrasında ise birlikte o tadı doya doya alacağız. Ama şimdilik o sadece burnuna gelen güzel kokularla idare edecek.

 

Bu sabah arabayla işe gelirken bebeğim günaydın dedi bana mesela, uyandığımdan beri ilk kez o anda iletişime geçtik, ben de ona günaydın dedim. Biraz evvel de ufak çaplı bir iletişimimiz oldu, o bana teptikçe ben ona karnımın üzerinden dokunuyorum, anlaşıp gidiyoruz yani…

 

Allah’ım iyi ki kadınım!

 

İçimde hareket eden 170 gramlık, çırpı bacaklarıyla hiç durmadan zıplayan ve hatta bu durumu ile doktoru bile şaşırtan oğlum doğar doğmaz sadece beni isteyecek. Benim kucağıma geldiğinde susturucu takılmış gibi susacak. Allah’ım ne harika bir şey…

 

Daha önce bebekleri severken ağladıklarında annesine verirdim sussunlar diye, şimdi herkes bana verecek. Çünkü o benim bebeğim! Bende susacak, bende sakinleşecek.

 

Babasına da zamanla alışacak tabii. J

 

Babalar kusura bakmasın ama annelikle kıyaslanamaz yaşadıkları. Anneler söylemese ne bebeğin kıpırdadığından haberleri olur, ne duygusal değişimlerden… Hatta hainlik yapıp söylemeseler baba olacaklarından bile haberleri olmaz! Ama annelik öyle mi? Her anını yaşıyor insan, her anının tadına varıyor.

 

Uzun lafın kısası, iyi ki kadınım ve bu duyguları yaşayabiliyorum.

 

 

 

IT’S A BOY!

2009 December 28
Posted by bilgeaktas

product_6623_large1

 

 

Evet, o bir erkek!

 

Acaba öğrenmesek de doğumda kendimize sürpriz mi yapsak diye çok düşündük ama bu sabah doktor ultrason muayenesi sırasında ‘ben gördüm’ dedikten sonra bir kaç dakika direnebildik, dayanamadık ve sorduk neymiş diye. ‘Bir oğlunuz olacak’ dedi.

 

Babası ilk günden beri erkek dediği için o çok şaşırmadı ama ben acaba kız mı diye düşünmüş, aklımın bir kenarında erkek hep olsa da içimden kız geçirmiştim.

 

Ama gerçekten öğrendikten sonra fark etmiyormuş. Öğrendiğimiz andan beri hem benim hem Can’ımın ağzı kulaklarında.

 

İçimde büyüyen bir bilinmezdi şimdiye kadar, bebeğimdi. Ama ne olduğu belli artık. O’nu hayal etmek daha kolay ve daha zevkli şimdi. O’nu beklerken yapacağımız hazırlıkların rengi belli…

 

Daha bu sabaha kadar O’nu ne diye seveceğimi bilmezken, şimdi sanki 40 erkek çocuk doğurmuşum gibi adapteyim olaya, oğlum diyebiliyorum şimdi.

 

Hayallerim daha net. O artık bizim bebeğimiz değil sadece oğlumuz aynı zamanda!

 

İçimde pipisiyle bebeğim büyüyor!

 

İç içe iki canız diye yazmıştım, haberi ilk aldığımda. Şimdi ise iç içe anne oğuluz biz!

Ayıp Ötesi: Kurban Yolsuzluğu

2009 December 25
Posted by bilgeaktas

 

kurban_bayrami

Dini değerleri sömürerek oy toplamak, dini değerler üzerinden pirim yapmak, kişilerin dini inançlarını kullanarak kandırmak, aldatmak… Hepsini (ne yazık ki) kanıksadık. Hani parasal olarak elimizden bir şey alınmadığı için gözümüz görmüyor, gönlümüz isyanlardaydı ama katlanır gibi yapıyordu.

 

Ama kurban yolsuzluğu artık bu işin zirvesidir. Ayıp ötesidir! Günahtır! Ahlaksızlığın daniskasıdır!

 

Deniz Feneri yolsuzluğu da berbattı ama inanın bu daha berbat. Deniz Feneri’nde kaptırılan paralar yardım amaçlı, insanların vicdanlarını rahatlatmak için verdiği ‘farz olmayan’ paralardı. Ama kurban öyle mi? Kurban İslam dininde, maddi gücü yeterli olanlar için farz gibidir, vaciptir.

 

Vatandaşın kurban bayramında, dini inançları gereği kestirmek istediği kurbanın, belki de uzun zamandır biriktirdiği ya da ucuca ekleyerek zar zor bir araya getirdiği parasını nasıl çalarsınız?

 

Hani az buz bir miktar da değil, tam 150 bin kurbanın parası, puf diyerek uçup gitmiş. Bu yolsuzluğa bulaşanlardan hiç mi birinin bir yakını, ailesinden biri, bir arkadaşı ya da kendi vicdanı yapma etme demedi?

 

Gerçekten aklım almıyor.

 

Bir kez bile düşünmediler mi, yaptıkları işin kendi ayaklarına dolanabileceğini, hem hukuki olarak hem manevi olarak… Acısının çatır çatır çıkacağını hiç mi tahmin edemediler? Yani hem vicdansız, ahlaksız ve iğrençler hem de geri zekalılar demek ki!

 

Ben, trafikte önüne kırdığım birinin bile hakkını yediğimi düşünürken, insanların kurban kesilmesi için verilen paraları çalmak nasıl bir şeydir, anlamam mümkün değil. Anlamak da istemiyorum.

 

Bu işte parmağı olanları kurbanlık koyun gibi kıtır kıtır kesmek istiyorum sadece!

 

 

 

XOXO Gasip Görl!

2009 December 14
Posted by bilgeaktas

 

 

 

xoxo-gossip-girl-the-best-4ever-gossip-girl-1432424-1280-800 

 

 

 

Sex and The City ilk çıktığında, diziyi ahlak dışı bulanlar şimdi Gossip Girl’ü görseler, New York’lu dört bekar kadının hayatlarını son derece masum bulurlardı. Onlar en azından yetişkindi ve kendi paralarını kazanıyorlardı. Hatta hepsinin bilinçaltında hayatlarının erkeğini bulmak ve nihayetinde evlenme arzusu yatıyordu.

 

Tamam, kabul izliyorum. Gossip Girl’de kızlar süper giyiniyor, erkekler son derece hoş ve neredeyse herkes ultra zengin. Bu yüzden görüntüler süper, New York’un en güzel yerlerinde tur atar gibi oluyor insan. Bunların hepsi iyi hoş da, herkes yaşına göre fazla kaşar!

 

Henüz reşit bile olmayan gençlerin hayatlarının anlatıldığı dizide maşallah tüm kızlar, erkekler feleğin çemberinde 7 tur atmış, başları dönmüş, ne yaptıklarını bilmez gibiler.

 

Zaten dizi, (dakka bir gol bir) en yakın arkadaşının sevgilisiyle yattığı için şehri terk edip sonra -herhalde yediği haltın etkisi yavaş yavaş geçtiği ve gözünde artık o kadar da abartılacak bir şey gibi durmadığı için olsa gerek- şehre geri gelen kızın hikayesi ile başlıyor.

 

Güzel Serena ve Blair (cadısı) -cadı gibi fettan çünkü- çok iyi arkadaşlar ama nasıl olduysa yemiş bir halt işte kız, sonra entrikalar, birbirleri ile yatma savaşları ve yarışları derken dizi ilerliyor.

 

Erkeklerin de pek farkı yok, okula limuzinle gidenler, sevgilisinin en yakın arkadaşını ayartanlar…

 

Yaş grubu 30 falan olsa insan bu kadar yadırgamayacak; ama daha lisedeyken bu insanların bu kadar işi ilerletmiş olmaları sadece Türk ahlak yapısına değil, Amerikan halkının da ahlak yapısına ters düşüyor. Hatta Amerika’da diziye ciddi tepkiler de var.

 

 

 

 

GOSSIP GIRL

 

 

 

 

Bunlar nasıl liseli anlamış değilim? Hiç ders çalıştıklarını görmedim mesela, okula da neredeyse soyunup gidecekler. Ama üniversiteye girmeye gelince hepsi Yale’den Brown’dan bahsediyor. Bizim zavallı lise gençliği ise, en azından bir yere kapak atabilmek umuduyla; bir, bazen iki senelerini dershane ve okul yollarında çürütüyor. Bırakın soyunup okula gitmeyi, akşamları test çözmekten şişmiş gözlerle uyanıp formalarını bile zor giyiyorlardır. Tabii böyle olmayıp dizideki hayatlara özenen gençliğimiz de vardır ama unutmasınlar, burası Türkiye ve hiç birinin ailesi Gossip Girl’deki aileler gibi ne zengin ne rahat.

 

Anne babaları yok mu bu çocukların diyecek oluyorum, onların da çocuklarından pek farkları yok. Çocuklarıyla ilgilenmeyen, para ve prestij peşinde koşan anne babalar… Muhtemelen dizi buraya da bir atıfta bulunup, ilgisiz aileleri de inceden eleştiriyor olabilir ama bu mesaj o kadar silik ki, pek fark edilip ders çıkartılacağını sanmıyorum.

 

Dizi olarak güzel ama mesajlar kaygı verici. Şu anda o yaşlarda bir çocuğum olsa onlara özenecek diye korkardım.  

 

Ama Amerikan rüyasını öyle güzel pazarlıyorlar ki, tüm olumsuz eleştirilerime rağmen izliyorum.

 

 

Öpüldünüz :)

 

Şehitler Ölür, Vatan Bölünür (mü?)…

2009 December 11
Posted by bilgeaktas

 

 

tokat-sehit

 

 

 

 

 

 

 

Her şehit cenazesinde aynı sözleri duyuyoruz. Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez!

 

Ama ne dersek diyelim, askerlerimiz şehit düşmeye devam ediyor. Biz istediğimiz kadar bağıralım, çağıralım sayı giderek artıyor. Hem de her seferinde, ölümlerin ardından yapılan açıklamalarla ortam daha da geriliyor.

 

Cumhuriyet tarihinde ilk kez bölünme kelimesi bu kadar kolay telaffuz edilir oldu. Neredeyse kanıksayacağız, belki de bizden sonraki nesiller taraftar bile olacaklar bu duruma.

 

Uyuşturuluyoruz.

 

Bir kaosun içine sürükleniyoruz.

 

Bir yanda 7 şehidin verildiği gün kendisini ‘Selamünaleyküm’ diyerek karşılayan ABD Başkanı’nı ziyaret eden bir Başbakan’ımız var; diğer yandan ölümlü saldırıları üstlenen terör örgütünün yasal kolu olan bir siyasi parti.

 

Giderek İslam ülkesi tadını yaratan bir yönetimin, Cumhuriyet’imiz için ne denli büyük bir tehdit olduğunu düşünemez hale geldik, getirildik. Çünkü;  ülkenin sağ yarısını ele geçirmeye çalışan ve hem içeriden hem dışarıdan gördüğü destekle her seferinde daha da kalleşleşen bir yapıyla uğraşmak, şehit ailelerinin yaralarını sarmakla meşgulüz.

 

Böyle bir ortamda yine de şehitler ölmez, vatan bölünmez diye bağırabiliyoruz ama ya daha sonra… Sabırlar taştığında ne olacak?

 

İnsan düşünüyor tabii…

 

Daha ne kadar can gidecek? Sayı kaça ulaştığında isyan eder hale gelip, artık şehit vermek istemiyoruz diyeceğiz? Ne zaman sabırlar taşacak; şehitler ölmez, vatan bölünmez inancı sarsılamaya başlayacak?

 

Her cenazeden sonra, ‘Vatan sağ olsun!’ diyen diller susmaya başlayacak, artık helal etmeyecek analar yavrularını bu vatana.

 

O zaman ne olacak?

 

İşte o söylemeye bile korktuğumuz ‘bölünme’nin gözünün içine bakıyor olacağız belki de. Bizi öyle bir hale getirecekler ki, verelim gitsin topraklarımızın bir kısmını, yeter ki evlatlarımız artık ölmesin diyeceğiz. Bunu biz söylemeyeceğiz, bunu bize söyletecekler. Şu anda bu söylemin inşasını yapıyorlar. Uyuşturulma dönemindeyiz.

 

Yıldıracaklar bizi…

 

Yıldıracaklar bizden sonraki nesilleri diye korkuyorum!

 

 

 

 

 

Behlül ve Bihter

2009 December 4
Posted by bilgeaktas

behlul_bihter

 

Çok ama çok sıkıldım bu ikiliden, daha doğrusu diziden. Aslına bakarsanız her hafta sıkı takipçisi değilim. Ama yine de evdeysem ve başka bir meşgalem yoksa; görüntüler güzel, kıyafetler şık, kadınlar ve erkekler hoş diye izliyorum. Gözüm gönlüm açılsın diye yani…

 

Fakat dizi beni boğuyor. Ne zaman açsam, birileri konuşurken başka biri asıl niyetinin ne olduğunu anlıyor ve o kişiye uzun uzun, anlamlı bakışlar atıyor. Sonra sırayla kim birinin art niyetini sezse aynı şey yine oluyor. Biri diğerine manalı bakıyor, hatta bir adım ötesi de, birinin manalı baktığını ve olayın iç yüzünü anladığını bir başkası da ona bakarak anlıyor.

 

Bu durum da beni boğuyor.

 

Behlül ve Bihter’in aşkı ise bana hiç gerçekçi gelmiyor, çünkü rol kesim ikisinde de çok zayıf bence. Kızın konuşurken ağzı kayıyor, oğlansa sadece bakıyor. İkisinin de gözlerinde o aşkı nedense bir türlü ben yakalayamıyorum. Bence yönetmen de yakalayamıyor ki, hem inandırıcılıklarına katkısı olsun hem de reyting yapsın diye onları habire seviştiriyor.

 

İkisinden de çok sıkıldım. Her açtığımda aynı şeyler oluyor, ikisi gizliden buluşmaya çalışıyor, evde birileri seziyor, kimse kimseye bir şey diyemiyor.

 

Rol kesme işine gelirsek, gerçek tiyatrocular kendilerini nasıl da belli ediyor. Ayrıca Nihal’i canlandıran Hazal Kaya bence geleceğin önemli oyuncularından olacak. Çünkü gözlerinde Behlül’e olan aşkı görebiliyorum.

 

Son sözüm senaristlere. Uzattıkça birileri para kazanıyor diye seyirciyi de saf yerine koymayın lütfen. Kimsenin acaba ne olacak diye merakla izlediği yok, herkes sizin sunduğunuz ‘güzel’ dünyayı izliyor. Bu da sizin değil yapımcıların başarısı oluyor bir anlamda.

 

En son söz; uzatmayın, uzatacaksanız da tadını koruyun.

 

Ajda, Sezen ve Eğlenmeyi Bilmeyen İnsanlar

2009 November 17
Posted by bilgeaktas

file

 

TRT, kanallarına bir yenisini daha ekledi, TRT Müzik. Tebrik ederiz.

 

Açılışında da Türkiye’nin en gözde iki ismini bir araya getirerek bomba bir olaya imza attı bence. Aynı sahnede Ajda ve Sezen…

 

Televizyondan izledim. Aslında tamamını da izledim diyemem ama gördüğüm kadarıyla bile içim sıkıldı. Yanlış anlaşılmasın, sahnede bu iki devi görmek çok keyifliydi.

 

Ajda’nın tek başına şarkı söylediği bölümleri izledim önce, sonra bir ara zap yapıp geri döndüğümde iki sarışın hatunun yan yana bir koltukta, gayet samimi bir şekilde oturup sohbet ettiklerini ve güldüklerini gördüm. Muhabbetlerine kulak kesildim, hakikaten çok samimi oldukları her hallerinden belliydi. Anlattıkları olaylara da açıkçası baya güldüm.

 

Ancaaakk…

 

Beni çok irite eden bir durum vardı ki, orada olsam eminim daha da çok yaşardım bu duyguyu. İki dev isim gönüllerinin tüm açıklığı ile başlarından geçen, belki de bir daha başka bir yerde duyamayacağımız en özel sohbetlerini, dedikodularını seyirciyle paylaşıyorlar, kıkır kıkır gülüyorlar çocuklar gibi, ama seyirci sanki duvar. Onlar güldükçe seyirci daha da ciddileşiyor.

 

Vallahi utandım!

 

Yahu, hoşunuza gittiyse gülün gitsin. Koyverin kendinizi. Ama yook, ciddi işler yapan ciddi insanlar ya onlar gülmek onlara yakışmaz!

 

Ne kadar saçma bir düşünce sistemi değil mi? Onların (büyükbaş siyasilerin) gülmediğini gören seyirciler de psikolojik baskı hissediyor olsa gerek, onlar da gülemiyor.

 

İş iştir, eğlence eğlencedir. Madem siz komik şeylere bile gülemeyecek kadar ciddi insanlarsınız ne demeye Ajda ve Sezen gibi, yaptıkları müziklerle Türkiye’de eğlence hayatının mimarları olmuş iki sanatçıyı getirttiniz oraya. Sanatçılara da ayıp değil mi bu durum?

 

Gülmek istemiyorsanız, kendiniz gibi somurtacak birilerini getirtseydiniz oraya. Gelseydi sanatçınız, ciddi ciddi şarkılarını okusa, siz de onları en ölçülü halinizle alkışlayıp gönderseydiniz.

 

Sonrasını izlemedim.

 

Sinir oldum çünkü.

 

 

Ey Türk Gençliği!

2009 November 10
Posted by bilgeaktas

 

 

ataturk14vh7

 

 

 

Bugün 10 Kasım, Ata’mızı ölümünün 71. yılında anıyoruz, özlemle…

 

Facebook’ta, twitter’da günün anlamına uygun çok güzel mesajlar yazıyorsunuz, duygularınızı, isyanınızı, Ata’mıza olan özlem ve sevgimizi çok güzel kelimelerle paylaşıyorsunuz.

 

Ancak…

 

Güzel ülkemizin güzel dilini lütfen katletmeyin!

 

Ayrı yazılacak de’leri da’ları birleşik yazmayın, sizin dilinizle ‘ayar oluyorum’ bu duruma.

 

Sizin haberiniz var mı bilmiyorum ama noktalama işaretleri denen bir şey var. Arada bir kullanın isterseniz…

 

Bugün karşılaştığım bazı cümlelerden örnekler veriyorum. Okurken imla hatalarına takılmaktan verilmeye çalışan duyguları alamadım.

 

Atam izindeyiz. Hep te olacağız.

 

Atatürkün mirası…

 

Seni hiçbirşey unutturmayacak.

 

Bunun gibi daha nice hatalarla dolu cümleyle karşılaştım. İlk defa karşılaşmıyorum evet, ama Türk olmanın bu kadar gururla dile getirildiği bir günde Türkçe’nin katledilmesine gönlüm razı olmadı.

 

Gençler!

 

Popülist kültüre esir olarak bile bile hata yapmak ve bu hatalarda ısrarcı olmak matah bir şey değil. Bilgisayarınızın sık kullanılanlar bölümüne TDK sözlük ve TDK yazım kılavuzu ekleyin lütfen.

 

Atatürkçü gençliğe yakışmıyor bu hatalar!

 

 

Ne oldum delisi…

2009 October 26
Posted by bilgeaktas

ebru_pilates

 

Ne oldum delisi olacaksam, o şeyi olmayayım Allah’ım!

 

Mesela, günün birinde spor yapa yapa kas olup diğer insanları ‘çirkin’ göreceksem, kas yapmak yerine kaskatı kesilmeye razıyım.

 

Bildiğiniz gibi Ebru Şallı hanımefendi, pilates yapa yapa, incele incele yarım porsiyon insan formuna girdi. Bize düşmez, isterse minik oğluyla aynı boyutlara insin, yarım değil çeyrek insan olsun. Bize ne?

 

Ama kendine aynalarda baka baka, güzel gördüğü fiziğinin içine düşe düşe başka kadınlara bok atmaya başlarsa, orada dur deriz!

 

Yaptığı bir açıklamada şişman kadınları çirkin ilan eden Şallı, acaba şişman derken neyi kast ediyor, bilemiyoruz tabii. 36 beden kadınlar bile kendisine şişman ve yağlı geliyor olabilir.

 

Sanki bir tek kendisi spor yaparmış, spor yapmayı kendi keşfetmiş gibi her ortamda tüm insanlara sürekli spor yapmalarını öğütlemesinden bıkmış usanmıştık zaten. Şimdi bir de çirkin olduk!

 

Buradan kendisine bir iki lafım var.

 

1. Güzellik görecelidir. Senin aynada görüp hayran olduğun görüntün birçok insanın içini bulandırıyor olabilir. Senin çirkin dediğin kadınların da hastaları çok olabilir. Güzelliğin beş para etmez, şu bendeki aşk olmasa dizeleri sana tanıdık geliyor mu? (Bilmiyorum pilates stüdyolarında şiir konuşulur mu ama…)

 

2. Güzellik zayıflık değildir. Şişmanlık da değildir. Güzellik kendine has bir kavramdır.

 

3. Spor yapmak iyidir, ama hayatta sadece spor yapmak iyi değildir. Kendine bazı meşgaleler bulmanı tavsiye ediyorum.

 

4. Burnunu yaptırmadan önceki fotoğraflarına arada bir bakman seni gerçek dünyaya döndürebilir. Yalnıza alıştıra alıştıra bak, şoke olma!

 

5. Zengin koca bulmak ve hayatını senin gibi yaşamak isteyen genç kızlara iyi bir modelsin. O hayatın insanı ne hale getirebileceğine iyi bir örneksin çünkü.

 

6. Ne zayıflık bakidir, ne güzellik. Bir sivilce yeter güzelliğine, bu laflardan sonra şişman kadınlardan alacağın bin ah yeter de artar bile zayıflığına!

 

 

Oooo kimler gelmiş?

2009 October 20
Posted by bilgeaktas

pkk

 

 

 

Sevgili 34 PKK’lı kardeşimiz, vatanınıza hoş geldiniz. Kusura bakmayın doğu toprakları sizin öldürdüğünüz çoluk çocuğun ve askerlerin kanları ile pislenmiş ama artık idare edersiniz.

 

Apo Beyler nasıllar? İyilerdir inşallah. Varsa başka bir istekleri hemen yerine getiririz. Lütfen çekinmesin. Ulusça, milletçe, hükümetçe emirlerine amadeyiz.

 

Şimdiden söyleyelim, görünce şoke olmayın. Çocukları için ağlayan anneler göreceksiniz, şehit olmuş askerlerimizin mezarları başında ağlayan babalar… Bazen de minik çocuklarla karşılaşacaksınız, babalarını kaybetmiş. Ama sakın moralinizi bozmayın onlara bakıp, siz ‘pişman’sınız ya o hepimize yeter, tüm acılarımızı dindirir…

 

Oh be iyi ki geldiniz! Ülkeye demokrasi geldi, barış geldi. Ne güzel bir şeymiş meğerse açılım dedikleri. Demokratik açılım dediğin böyle olur işte. Herkes iç içe, yan yana.

 

Açıldık valla, iyi oldu.

 

Siz geldiniz tüm öfkemiz dindi, tüm acılarımız bitti, gitti…

 

Şimdi türlü şeyler uyduracaklar, yok biz onlarla aynı toplumda mı yaşayacağız, yok efendim suç işleme potansiyelleri var falan diye. Kulaklarınızı tıkayın. Dinlemeyin o densizleri. Niye öyle bir şey yapasınız ki… Pişmansınız ve evlerinize döndünüz işte Allah Allah, daha ne istiyorlar…

 

Yalnız bu böyle olmaz, vallahi Apo Bey’ler de gelsin. Yazık değil mi adamcağıza yıllardır İmralı gibi bir yerde yapayalnız. Bence siz bastırın onu da serbest bıraksınlar. Hem Atatürk ne demiş, bir grupta 3 kişiyseniz biriniz lider olsun demiş. Sizin lideriniz olmadan ne yaparsınız? Size de yazık değil mi?

 

Aman neyse lafı uzatmayayım. Cümleten hoş geldiniz. Sıcak poğaça yaptık size. Çay da var. İçin, iç huzuru ile…

 

Afiyet olsun!

 

 

 

Magazin terörü, Timuçin Esen ve Şovmen Polisler!

2009 October 13
Posted by bilgeaktas

timucin-esen 

Timuçin Esen… Pek tanımam kendisini, ama yine de magazincilerle işi olmayan bir adam olduğunu biliyorum. O yüzden çok şaşırdım görünce görüntüleri.

 

Herkes suçlu…

 

Timuçin Esen suçlu, çünkü magazinci arkadaşların kameralarını kırmış, onlara saldırmış. Evet, bu açıdan suçlu ama bunun öncesinden kimse bahsetmiyor. Acaba mekandan çıkar çıkmaz karşısında gördüğü gazetecilere (onların ima ettiği gibi) direk Allah Allah nidaları ile mi saldırmış, yoksa çekmemelerini söylemiş ama onlar hazır sarhoş oyuncu yakaladık ne pahasına olursa olsun çekmeliyiz diyerek çirkinleşmişler mi? Zaten alkollü olan biri için de kendisini taciz eden birine vurmak zor bir şey olmasa gerek.

 

Magazinciler suçlu, çünkü ‘işimiz bu’ kılıfı altında olmadık şeyler yapıyorlar. İstemiyorsa çekemezsin! İstemeyeni niye zorla çekmeye çalışıyorsunuz ki, etrafta ‘yok mu benim fotoğrafımı çekecek gazeteci?’ diye yanıp tutuşan, meşhur olma heveslileri varken. İstemediğini söyleyen birini taciz ede ede çekmeye devam etmek gazetecilik değil, sapıklık gibi bir şey bence. Şimdi reyting aldıkları için eminim çok mutludurlar.

 

Polisler suçlu, çünkü kendilerine malzeme çıkmış gibi, bütün gün işler kesattı zaten diye düşünürcesine atlıyorlar olaya. Bir gazetecinin ‘Timuçin Bey’den şikayetçiyiz, kameralarımızı kırdı’ demesi üzerine, sorumluluk sahibi, iş aşkıyla yanan polis memuru halleri takınıp adamı yakalamaya çalışıyorlar.

 

 

Allah aşkına sorarım size, hiç yolda yürürken bir polise rastlayıp ben ‘şu önde giden adamdan şikayetçiyim, bana laf attı’ dediğinizde adama doğru koşan bir polis gördünüz mü?

 

 

Polis size ne der öyle bir durumda?

 

a)    Bayan, karakola gidip şikayetçi olun.

b)    Biz bu bölgeden sorumlu değiliz, bu sokağa filanca karakolu bakıyor?

c)    Şikayet dilekçesi yazıp savcılığa başvurun.

d)    Siz de bu kadar güzel olmasaydınız.

 

İnanın ‘d’ şıkkı bile polisin adamı koşup yakalama ihtimalinden daha yüksek.

 

Üniformalarını, kameralar önünde sahne kıyafeti gibi algılayıp şov yapmaya başlayan, hatta adamcağıza kelepçe takarak, yerlerde süründüren polisimiz ne yaptığını biliyor mu acaba? Böyle bir yetkileri var mı?

 

Herkes suçlu; ama işini yaptığını iddia edip olayı bu hale getiren magazinciler ve polis daha suçlu.

 

 

 

Ben başka, aklım başka yerde…

2009 October 13
Posted by bilgeaktas

 

Hayatımın dönüm noktası olabilecek bir dönemden geçerken dünyevi işler ne kadar da boş ve gereksiz geliyor bana. Sabah aynı saatte kalkıp (aslında hala çok uykum varken), trafikle boğuşmak, işe gelmek, mail okumak, mail yazmak, telefonlara cevap vermek, işleri takip etmek…

 

Ufff…

 

Halbuki benim canım, yaşadığım duyguları benim gibi hisseden sevdiklerimle bir arada sabahtan akşama kadar evde, battaniyelerin altında elimizde fincanlarla sohbet etmek, arada bir bastıran uykumu şımartmak için kestirmek, delicesine hayal kurmak istiyor.

 

Ama bir paradoksta kapalı kalmış gibi şu düşüncelerle boğuşurken buluyorum kendimi sonra; bu sevmediğin dünyevi işlerle uğraşmak zorundasın. Kendin için değil, O’nun için…

 

Başladık şimdiden yani J

 

 

İç içe iki canız…

2009 October 12
Posted by bilgeaktas

icice

 

Çift çizgi!

 

Gözlerim açıldı fal taşı gibi…

 

Dondum, kaldım öylece.

 

Ağlamaktan alamadım kendimi sonra. Neden ağlıyordum bilmiyorum. Mutluluk desem, mutlu muydum o anda acaba? Bilmiyorum, hatırlamıyorum.

 

Şaşkınlıktan mı, yoksa bir mucizenin benim bedenimde gerçekleşmesi miydi beni ağlatan?

 

O an yaşadığım şoktu belki de.

 

Mümkün değil dediğim bir anda iç içe iki can olduğumuzu gösteren o çift çizgi…

 

Anneme söyledim ilk, böyle bir şey ilk kime söylenir ki zaten? O da ağladı… Anne işte.

 

A-n-n-e…

 

Duruldu sonra içimdeki coşkun nehir, bitti ağlamam. Düşünceler aldı daha sonra beni. Artık her şey değişecekti hayatımda. İçimde büyüyen bir can vardı ve hayatımın bundan sonrasının odağı o olacaktı.

 

Hoş geldin miniciğim…

 

Varlığını bilmek bile yetti sarsılmamıza. Sadece birkaç milimken bile alt üst etmeyi başardın bizi. Bakalım geldiğinde neler olacak, bakalım yeni hayatımızda bizi neler bekliyor olacak?

 

İyi ki geldin.

 

Umarım ömrümüz boyunca bizimle olursun!

 

Magazinsel…

2009 October 1
Posted by bilgeaktas

 

dd

 

 

Madonna, tekrar evlenmektense tren altına kalmayı tercih ederim demiş.

Büyük konuşma şekerim, başına geliverir maazallah!

 

Jessica Simpson’un eski sevgilisi, ünlü şarkıcıdan sonra aynı ona benzeyen başka bir kızla birlikte olmaya başlamış.

Zaten zamane kızlarının hepsi birbirine benzemiyor mu? Sarı saç, yapılı burun, aynı tarz giysiler vs… Adam için pek değişen bir şey olmamıştır.

 

Şarkıcı Emrah’ın ayrıldığı sevgilisi Sinem Hanım ‘Emrah’la dişçi ücretimi ödemediği içim ayrıldık’ demiş. Kendisine işini bıraktırdığı için parası da yokmuş. Üstelik cahilmiş de adam. Ergenekon meselesini bile konuşamamışlar.

Sırf sevgilin istedi diye işini bıraktıysan bence konuşmaya hakkın yok! Ayrıca 7 ay boyunca anlamadın mı adamın ne olduğunu da şimdi ekrandan ekrana koşarak dert yanıyorsun?

 

Ece Erken kendisine cimri diyen arkadaşı şarkıcı Demet Akalın için, o benden cimri, Romanya’ya gitti bir çöp almadan geldi demiş.

Yurtdışına çıkanı alışveriş yapmadan geri almıyorlar mı ülkeye? İnsan yeni yerler görmek ve yeni kültürler tanımak için yurtdışına çıkamaz mı?

 

Deniz Seki 218 gün sonra hakim karşısında çıkacakken VIP isteklerde bulunmuş.

Oooolllddduuu!!

 

Hamile Deniz Akaya kebaba aş ermiş.

Yorumsuz.

 

 

 

 

 

Başbakan’dan yeni inciler

2009 October 1
Posted by bilgeaktas

recep-tayyip-erdogan-resim-002

 

Önce anamızı da alıp gitmemizi söyledi, sonra (halkı askerlikten soğuttuğum gerekçesi ile hakkımda dava açılmasını göze alarak söylüyorum) kendi savaşları uğruna ölen askerlerimizin ailelerine askerliğin yan gelip yatma yeri olmadığını söyledi. Her ailenin üç çocuk yapması gerektiğini söyledi, ama nedense o çocuklara nasıl ve hangi para ile bakılacağını söylemedi. (O zaman başbakanlığa bir mail göndermiş, sözlerine kendimce isyan etmiştim.). Davos’ta külhanbeyi kesilip tüm dünyaya meydan okudu ve o tarihi kelimelerini muhteşem İngilizcesi ile döktürdü: Van minüt! Geçtiğimiz günlerde ABD gezisi sırasında korumaları Başkan Obama’nın korumalarını ittirdi ve kavga çıkardı. Bunlar ilk aklıma gelenler.

 

Şimdi de incilerden inci beğen şeklinde bizlere sunduğu muhteşem laflarından birini daha etti ki, aklım şaştı. Efendim, Sayın Başbakanımız RTE’ye göre, her üniversiteyi bitirenin iş bulacağı diye bir kaide yokmuş!!!

 

ÇÜŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞ!!! demek istiyorum; ama demiyorum. Dersem başım ağrır bu ülkede.

 

 

 

 

 

davos

 

 

 

 

3 konuyu merak ediyorum.

 

  1. Hangi ülkenin başbakanı böyle bir demeç verir?
  2. İnsanlar neden üniversite okur?
  3. Bu ülkede kimler iş bulabilir?

 

Birinci sorudan başlayalım… Kendi tarihini bilmeyen, minareleri süngü, kubbeleri miğfer, camileri kışla, müminleri asker ilan eden, ülkesi topraklarında özgürce yaşama hakkını kendisine tanıyan atalarını yok sayan, onlar tarafından bırakılan her türlü mirası har vurup harman savuran, yüzünü medeniyete değil, cahil halkı kandırmak için daha kestirme bir yol olarak belirlediği dini öğeler çeviren, kızını, oğlunu, damadını maddi manevi ihya eden, mizaha tahammülsüz, türban konusunda söz hakkını anayasaya değil ulemalara veren ve bunun gibi konuları uzatabileceğimiz çeşit bir başbakan bu sözleri sarf eder.

 

İkinci sorunun cevabı şu olsa gerek. İnsanlar üniversite okurlar çünkü kendini yetiştirmek iyidir, toplumda saygınlık ve söz hakkı kazanmanın haklı yollarından biridir, hayatını idame ettirecek iş bulmak için gereklidir, vatana millete yarar bir insan olmak, hatta daha da ileri giderek uzmanlığı alanında uluslar arası başarılara imza atmak için iyi bir yoldur. Fakat Başbakanımız Sayın RTE’ye göre sanırım bu sebepler geçersizdir. Üniversite okumak gerekli bile değildir, nasılsa kendini geliştirmeye, örneğin dil öğrenmeye bile ihtiyaç yoktur, iki kelime ile de dünyaya meydan okunabilir nasılsa. Hatta ve hatta üniversite okuyarak aydınlanmak kötüdür diye bile düşünüyor olabilir kendileri.  

 

Son sorunun cevabına gelince; cevabı çok basit, hatta o kadar basit ki gülmek geliyor içimden cevabını düşünürken. O yüzden cevaplamayacağım bu soruyu. Bu yazıyı okuyan herkesin bunun cevabını bulabilecek kadar zeki olduklarına eminim.

 

 

 

 

O buranın kedisi, bir şey yapmaz…

2009 September 30
Posted by bilgeaktas

 

psychotic20cat

Ailurofobim var. (Hemen google’a sarılmayın, kedi fobisi demek)

 

Kendimi bildim bileli kediler kabusumdur. Beni tanıyan herkes bilir ki, sokakta kedi varken ya yolumu değiştiririm ya da kedinin benden epeyce bir uzaklaşmasını beklerim. Bir masada otururken masaya yaklaşan bir kedi olsa, karşımdaki kim olursa olsun çığlığımı atarım. Hatta es kaza kedi benden önce davranıp da bana tüylerini değdirirse o zaman çığlık değil daha başka şeyler de atarım. Mesela kendimi masanın ya da sandalyenin tepesine atarım.

 

Bir keresinde Nevizade’de yemek yerken kolumu yalayan bir kediyi fark ettiğimde sokağın en altına kadar ‘AAAAAAAA…!!!!’ diye bağırarak koşmuş, herkesin bakışlarını üzerine toplamış, sonra da gerisin geri masama aynı bakışlar ve -bu sefer ek olarak bir de- gülüşmeler eşliğinde masama geri dönmüştüm. Bir keresinde de, Ankara 7. Cadde’de yemek yerken masaya bir kedi yaklaşmış ve ben henüz on dakika önce tanıdığım bir sürü insanın önünde masaya çıkmıştım. Bu örnekler uzar da uzar.

 

Kedilerin çokça olduğu mekanlarda garsondan fazla bir şişe su ister, kediler yaklaşırken suyu üzerlerine doğru atarım, o zaman kaçıyorlar. Ama o kadar yılışık kediler tanıdım ki; suyu at, gitsin, on saniye içinden yeniden yanında! Nankör olduklarını dünya alem bilir ama bir de gurursuz bu kedi milleti. Kovuyorsun yine geliyor. Hayvanda biraz gurur olur, istenmediğim yerde durmam modu falan yapar değil mi? Yok, yapmıyorlar.

 

Evlerinde kedi besleyen arkadaş pek edinmemeye çalışsam da (şaka tabii) evlerine gittiklerimde eğer kedilerini bir odaya kapatmayacak kadar çok düşkünlerse hayvanlarına gitmem olur biter. Bazı arkadaşlarım da kırmazlar beni, kapatırlar hayvanı bir odaya, sağolsunlar.

 

Ama dışarıda durum farklı tabii. Bir restorana gidersin ortalıkta bir kedi dolanır mesela. Garsona dışarı çıkarması için rica edersin ve garson ‘O buranın kedisi, bir şey yapmaz’ der. Yok ya! Sen onu benim bilinçaltıma anlat! Ulan, restoranın kedisi mi olur, tövbe tövbe… Sanırsın ki bordrolu çalışan! Sanki ‘Şu beyefendiden çok rahatsız oldum’ demişim, O da ‘O buranın kasiyeri, bir şey yapmaz’ demiş. Bu kedi milletinden korkulur, kendilerini kabul ettirdikleri yetmiyormuş gibi restoranlara, bir de müşteriden de çok kıymet biçtiriyorlar kendilerine. Vallahi helal olsun!

 

Bir de korktuğu halde sevenler var. Benim durumum öyle de değil. Hem korkuyorum hem sevmiyorum onları. (Kedi sevenler hiç kusura bakmasın). Bir de şu konu var ilginç olan; aslan burcuyum, yükselenim bile aslan. Tüm kedigillerin hastasıyım. Hayvan desenli her şeyi satın alma potansiyeline sahibim. Ama gelin görün ki, bu kediler kimyamı bozuyor. Acaba bir arkadaşımın dediği gibi ortamdaki tek kedi (aslan) olma isteğimden mi kaynaklanıyor bu korku. Eğer sebebi bu ise, ki pek ihtimal vermiyorum, kendime olan hayranlığımdan ilk kez tiksinirim bu hayatta. Bazı uzmanlar baba korkusu ile özdeşleştiriyor kedi korkusunu. Bence o da değil benimki. Tamam, babam biz küçükken otoriterdi ama babamdan korkmadım ki hiç kediden korktuğum kadar.

 

İnsanın her dakika görebileceği bir hayvandan korkması korkunç bir şey. Keşke kedi yerine gergedandan falan korksaydım mesela. Ya da yılandan korksaydım yalandan korktuğum kadar.

 

Gerçi son yıllarda, hem artık bu korkudan bıktığım ve yorulduğum için, hem de insanların telkinleri sonucu ve artık yanımda sürekli kedi kovalamak zorunda kalan arkadaşlarıma ve yakınlarıma karşı mahcup olduğum için, benim için çok zor da olsa, kediler ile mesafemi 3 metreye kadar indirebildim. Ama şu bir gerçek ki, terapi görmezsem gitmeyecek bu korku benden, anlaşıldı. Ancak uzun uzun terapilere de inanmıyorum. Yok efendim, ilk seansta kedilerden bahsetmeler, sonra ikinci, üçüncü seansta giderek kedi muhabbetini uzatmalar, beşinci seansta doktorun kucağında bir kedi ile beni karşılaması gibi formülünü bildiğim bir yöntemi bana yutturamazlar. Çaktırmadan olmalı ki ben de yiyeyim.

 

Ben en iyisi hipnotize ettireyim kendimi ve doktor parmaklarını şıklattığında ömür boyu kedilerden korkmayayım. Hem hazır bilinç altıma uzanmışken başka meseleleri de çözeriz. Ne bileyim fazla çikolata yemeyi de bırakırım belki.

 

Kız kardeş

2009 September 29
Posted by bilgeaktas

mujdeveben

 

 

Arkadaş desen hafif kalır.

 

Dost desen ondan da öte.

 

Ablam, ama bazen benden küçükmüş gibi şefkatle anıyorum onu.

 

Ne bileyim, nasıl anlatılır?

 

Kız kardeş işte…

 

 

 

Bilen bilir, iki kızın kardeşliği kutsanmış gibidir. Erkek ve kız kardeş ilişkisi de öyledir ama kız kıza sanki daha bir büyülüdür ilişkiler.

 

Ablam benim canım, çocukları ciğerim.

 

Arkadaşım, dostum, sırdaşım, sesine ve yüzüne her gün hasretlik çektiğim, ne kadar görsem o kadar özlediğim… Çünkü ne kadar seversem seveyim, doymayan arsız bir kalbim var ona karşı.

 

Bilen bilir, kız kardeşlerin yeri apayrıdır!

 

 

 

Bilirim ki, sevincimle mutlu olur, kederimi paylaşır. Öyle bir bilinçtir ki bu, şüpheye yer yoktur. Hiç şüphe etmem, edemem samimiyetinden. Ben nasıl içten istersem bir şeyi kendim için, en az benim kadar o da ister bilirim.

 

Bu bilinçtir işte büyülü yapan bu ilişkiyi.

 

 

 

Komiktir aslında ilişkimiz dışarıdan bakıldığında. Kocam şaşırır mesela bize, gerçi alıştı artık. Aldığım tokadan evimdeki sehpaya kadar her şeyin ayrıntısını bilir. Her şeyin ayrıntısını bilmesine rağmen yüz yüze olduğumuzda birbirimiz hakkında hiçbir şey bilmiyor gibi en baştan başlarız anlatmaya.

 

Keyfini anlatmaya kelimler yetmez ki…

 

Bilen bilir, çok zevklidir kız kardeşlik.

 

Bu yüzden her kızın bir kız kardeşi olmalı!

 

 

İlgili yazı http://bilgeci.blog.com/2009/08/10/siir/

 

İzin yapmak isteyenler parmak kaldırsın!

2009 September 28
Posted by bilgeaktas

work-stress

 

İşyerlerinde aşağıdaki yıllık izin kurallarının uygulanmasını isteyenler parmak kaldırsın!

 

  1. Yıllık izin: 14 gün. Zaten yasal izin hakkımız. Tartışmaya açık değil.
  2. Mazeret izni: Hastalık, ölüm vs gibi nedenlerle alınan izin. 5 gün.
  3. Yorgan izni: ABD’de uygulanan, ‘Bugün hiç yorganın altından çıkasım yok, işe gelemeyeceğim’ diyerek alınan izin. 2 gün. Bence gayet mantıklı, biz de nihayetinde robot değiliz.
  4. Yatak izni: ‘Bugün hiç yataktan çıkasın yok, işe gelemeyeceğim’ diyerek alınan izin. 2 gün. Bu da gayet mantıklı, hala robot değiliz.
  5. Yastık izni: ‘Yastıktan düşmüşüm, boynum çok ağrıyor, işe gelemeyeceğim’ diyerek alınan izin. 2 gün. Bu daha da mantıklı, boynumuz ağrırken nasıl iş düşünelim, değil mi?
  6. Tatil dönüşü izni: ‘Tatilden daha dün döndüm, olaya adapte olmadım henüz’ diyerek alınacak izin. 2 gün. Son derece gerekli bir izin türüdür. Denizin kadifemsi dokusunu hala teninde hisseden, çam kokuları burnunda olan çalışandan gelir gelmez iş beklemek en hafifinden ayıptır!
  7. Aşk izni: Yeni aşık olmuş çalışanların bir hafta boyunca hiç iş yapmadan, msn’de sırıtarak vakit geçirmesini istemeyen, söylediğinin çalışanının bir kulağından girip diğerinden çıkmasını ve sonuç olarak karizmasını yitirmek istemeyen işverenler için hem karizma kurtarıcı hem de elektrik tasarrufu sağlayan bu izin çeşidi de çok önemlidir. Ben bizzat yaşadım. Bunun için belirlenen süre ise 7 gündür.
  8. Hava durumu izni: Soğuk havalarda ‘ben yaz çocuğuyum bu havalar beni sarsar, işe gelemeyeceğim’ sıcak havalarda ise; ‘ben kış çocuğuyum bu havalar beni sarsar, işe gelemeyeceğim’ diyerek alınacak izin. 2 gün. Bu da son derece mantıklı bence, sonuçta ayaklarımız donarken işe gelmek eziyet. Ya da tam tersi…
  9. İş yerindeki sorunlara yönelik izin: ‘Dün akşam filanca müdürü ile tartıştık, bugün işe gelemeyeceğim’ diyerek alınan izin. 1 gün. Bu izin de işyeri huzuru açısından çok önemlidir. Kimse bir önceki gün tartışmış iki kişinin, sinirleri yatışmadan tekrar bir araya gelmesini istemez.
  10. Çocuk izni: Bu izin sadece evli çalışanlara uygulanır. ‘Çocuğumuzun olma ihtimalinin en yüksek olduğu gündeyiz, işe gelemiyorum’ diyerek ayda 1, yılda 12 kez alınan izin. Neticede soyumuzun devamını getirmek durumundayız.
  11. 9 gün tatil izni: Bayramlar ve hafta sonları birleştiği halde hala 9 güne ulaşılamamışsa verilmesi zorunlu olan izindir.

 

Not 1: Kullanılmayan izinler ertesi yıla devreder.

Not 2: Yukarıdaki izinleri vermeyen işverenler çalışanlarına söz konusu izinlerin ücretlerini vermek zorundadır.

Not 3: Yılda zaten yaklaşık 3 ay izin yapan öğretmenler bu kapsamda değildir.

T-A-T-İ-L

2009 September 25
Posted by bilgeaktas

100_2050

 

 

Başka hiç bir beş harf yan yana gelip bu kadar harikulade bir kelime oluşturamaz.

 

İnsana, hiç bir şey yapmadan sadece öylece durma hakkı tanıyan ve öylece dururken insanın en ufak bir vicdan azabı çekmediği sihirli dönemler, tatiller…

 

Bütün bir yıl çalıştıktan sonra ‘hak ettiğimiz’ yıllık izinlerimizi bütün yaz kullanamadıktan sonra şimdiymiş kısmet… Daha önce hiç gelmediğim ve sevgilimin (haklı) tavsiyesi üzerine geldiğimiz Çıralı’dayız…

 

Dinlenmenin ne demek olduğunu anladım.

 

İkoncanların gezinmediği, her köşeden bir ünlünün çıkıp kendini göstermediği, kötü pop şarkıları çalan ve çığırtkanlık yapan plaj DJ’lerinin olmadığı, o kötü şarkılar eşliğinde neremi, daha nasıl gösterebilirim diye kendini yırtan genç kızların olmadığı, bronzlaşmak için birbiri ile yarışan kadınların bikini şov yapmadıkları, doğayla iç içe, bahçesinde hamakların olduğu, şu anda nasıl bu kadar lezzetli olduklarına şaştığımız mezeler yediğimiz, fonda muhteşem ve dinlendirici bir müziğin bize eşlik ettiği tam bir dinlenme tatilindeyiz.

 

 

 

 

 

100_2032 

Otel tatillerine alışkın olan ben, nasıl da sevdim buraları… Gerçekten dinlenmek için gelinmesi gereken yegane yerlerden biri sanırım burası.

 

Deniz sanki bize ait, kimseler yok. Suyun sıcaklığı bile önceden ayarlanmış gibi kusursuz. Son birkaç aydır elime alıp yarım bıraktığım kitaplarımı okudum. Eğlence yok sanmayın sakın, insanın istediği zaman çimler üzerinde güzel bir sohbet etmesi, araba ve kirli müzik gürültüleri olmadan loş ışıklarda sevgilisi ile romantik anlar yaşamak en büyük eğlence…

 

Beni buralar ile tanıştıran, şu anda yediği yemeğin keyfine varan ve tam karşımda oturup tatilinin sondan bir önceki gününün tadını çıkaran canım kocama teşekkürler…

 

Dinlenmek nedir anladım.

 

Hiçbir sorumluluk almadan, hatta üzerimden çıkardığım kıyafetleri bile yatağın üzerine öylece atıverdiğim, işi bırakın İstanbul’u bile aklıma getirmediğim harika bir tatil oldu.

 

Dinlenmek neymiş anladım…

 

 

İnsan ne için yaşar?

2009 September 18
Posted by bilgeaktas

can 

 

Can Dündar…

 

Romantik yazıların mimarı, ses tonu ile O’nu duyan tüm kadınların hayran olduğu, evliliği ile ilgili yazdığı sadakat yazısı maillerde hala dolaşan, gazeteci, belgeselci, yazar…

 

Adı en son Mustafa filmi ile bu kadar çok konuşulmuştu son dönemde. AKP yanlısı dediler, o dediler, bu dediler…

 

Şimdi ise Ankara’nın temiz ve efendi gazetecisi boğazda bir teknede sevgilisi ile dudak dudağa yakalandı.

 

Hiç şaşırmadım…

 

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki -hele medya sektöründe- yüzük takan evli erkek tanımıyorum. İş arkadaşı ile yatak arkadaşı da olmayan kadın, erkek yok gibi.

 

Şaşırmadım çünkü kanıksamışız durumu. Ne kötü…

 

Ne kötü, ahlaki değerlerin ayaklar altında olması.

 

Ne kötü sadık olma zorunluluğu hissetmemek.

 

Ne kötü sadakat beklentisinin karşındakinin omuzlarına yükmüş gibi bindiğini hissetmek. Hatta sadakat beklediği için kendini suçlu hissetmek.

 

O zaman ne için yaşıyoruz diye sormadan geçemiyorum. Sadakat beklemek lüks, çıkar için birilerinin yatağına girmek gayet normal, şöhret için onurunu görmezden gelmek sıradan, para ve itibar kazanmanın yolu her yerden geçer düşüncesi yerleşik…

 

Ne için yaşayacağız peki o zaman?

 

İnsan ne için yaşar, bunlar olmazsa?

 

Türk Polisi yakaladı

2009 September 17
Posted by bilgeaktas

2

 

İki günde iki sevindirici gelişme yaşandı…

 

Yaklaşık 7 aydır, adeta yeri yarıp içinde saklanan Cem Gariboğlu yakalandı.

 

Geriye, öldürülüp başı kesilmiş ya da başı kesilerek öldürülmüş –cinayetle ilgili tüm iç bulandırıcı detayları öğreneceğiz yakında- genç bir kız, acılı ailesi, katil olup kendini ve ailesini yakan bir genç kaldı.

 

Zanlının yakalanmasına tabii ki ben de çok sevindim. Suçu neyse çekmeli. Ama televizyondaki görüntüleri izlerken bir an içim de cız etmedi değil. Neden derseniz; bir yanda 7 aydır aranan, vahşice bir cinayet işleyen ve bütün bunları soğukkanlılık ile yapmış olduğuna inandığımız, sanki ilk cinayeti değil de bir seri katilmiş havası yaratan bir genç, bir yandan da televizyonda alt yazıda Gariboğlu’nun Çocuk Suçları Şubesi’ne götürüldüğü yazısı. Yani daha çocuk, vahşice bir cinayet işlemiş de olsa hala bir çocuk.

 

Gelişmeleri istesek de istemesek de her detayı ile ilerleyen günlerde nasılsa öğreneceğiz, ben de merakla bekliyorum yapılacak açıklamaları, neden ve nasıl işlendiğini cinayetin.

 

Ölen Münevver Karabulut’un ailesinin acılarını değil ama öfkelerini biraz olsun hafifletir umarım verilecek karar. Acılarını hafifletmesi mümkün değil çünkü.

 

 

1

 

 

Öte yandan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yeni atanan Hüseyin Çakmak’ın en önemli sınavıydı bu ve başardı. Ayrıca aynı görevden daha önce (belki de bu sebeple) alınan Celalettin Cerrah’ın da ‘kızlarına sahip çıksalardı’ açıklaması da hala kulaklarımda ve hala, ben bile sindirebilmiş değilim. Kendisini bir kez daha kınıyorum. Olayın peşini bırakmayan basın da tabii ki bu sonuçta etkili.

 

Cem Gariboğlu’nun yakalandığı günün erken saatlerinde, toplumun şiddetli nefretini kazanan bir kişi daha layığını buldu. Çocuk tacizcisi Hüseyin Üzmez. 13 yıl hapis cezasına çarptırıldı Üzmez. Oh olsun!

 

h8822_huseyin-uzmez-bursa

 

 

Bu arada zaman zaman adalete olan güvenimiz sarsılsa da bu iki olay bize biraz daha güven verdi.

 

Hem kızları tacize uğramış aile hem de kızlarını hayatının baharında kaybetmiş iki ailenin ömür boyu yaşayacağı acının karşılığı olarak, belki de iki suçlu aynı hücreye konmalı ve Üzmez her an başının kesilebileceği korkusu ile, Gariboğlu da her an tacize uğrayabileceği korkusuyla yaşamalı. Birbirlerinin cezası olmalılar belki de.

 

ilgili yazı:

http://bilgeci.blog.com/2009/07/29/magdurlar-cenneti/

 

Kafam da dağınık masam da…

2009 September 15
Posted by bilgeaktas

olimpos-antik-kenti

 

Bunaldım çok…

 

Şu tatil dedikleri meret ne de önemliymiş meğer. Bütün bir yaz tatil yapmadan geçince daha da kıymetlendi gözümde. Cuma günü çıkıp 10 gün geri gelmeyeceğim, canım sevgilimle baş başa geçireceğim o tatili nasıl iple çekiyorum…

 

Tatil, ah tatil… Uzaktaki nazlı bir sevgili gibi özledim seni.

 

Kafam darmadağın; aklım denizde, kumda, baharın bizi bekleyen ılık havasında. İşte güçte değil aklım. İşimi robot gibi yapar oldum, çünkü yorgunum. Yorgunum çok, dinlenmek, günlük rutin hayatımdan uzaklaşmak istiyorum.

 

Tatilde olmanın suratımda yaratacağı kocaman gülümsemeyi hiç kaybetmeden 10 gün geçirmek istiyorum. İçinden iş kelimesi geçen bir cümle bile kurmak istemiyorum.

 

Kafam darmadağın; beni bekleyen, tatil dönüşüne ertelediğim işlerle dolu masam da.

 

Kafamı toplayayım hele bir, onu da toplarım nasılsa…

 

İyileştiren Şarkılar…

2009 September 14
Posted by bilgeaktas

20090911__8745843768 

Ben radyoda haber spikerliği yaparken tanıştığımız; o zaman söyleseler birbirimizi bu kadar seveceğimizi asla tahmin edemeyeceğim, en ufak bir sevincimi ya da mutsuzluğumu onunla paylaşacağım ve paylaşırken de iyi niyetinden yüzde yüz emin olacağım bir dost kazandım.

 

O kadar dost ki, düğünümde seve seve  -tatilini bile benim düğünüme göre ayarlayarak- çaldı, eğlendirdi hepimizi. Gelen bir sürü davetli, hiçbir düğünde o kadar eğlenmediklerini söylediler bana. Düğünümün ve kalbinim DJ’i o benim. J

 

Marifetleri say say bitmeyecek arkadaşım, marifetlerine bir yenisini daha ekledi şimdi. ‘İyileştiren Şarkılar’ adlı bir albüm hazırladı.

 

Pek çoğumuzun duygularımıza eşlik eden şarkıları vardır. Mutluyken bağıra bağıra, yüzümüzü güldüren şarkılar söyleriz mesela…

 

Bir de ruhumuz hastayken dinlediğimiz bize iyi gelen şarkılar vardır. Dinleriz ve adeta terapi gibi gelir, birden kendimizi daha güçlü, daha pozitif hissederiz. Bizi anlayan birileri vardır gibi gelir dinlerken. Paylaşırız mutsuzluğumuzu şarkılarla ve paylaştıkça azalır içimizdeki ince sızı. İyi gelir, iyileştirir bizi…

 

İşte Cenk’cim psikolog yanı ile müzik aşkını çok başarılı bir projede birleştirdi ve bu, albümün adı mı daha güzel acaba yoksa kendisi mi diye düşündüren albümü çıkardı.

 

Fazla söze gerek yok…

 

Alın, dinleyin ve iyileşin…

 

Ellerine sağlık canım arkadaşım!

 

 

CENK ERDEM HAKKINDA :
Boğaziçi Üniversitesi’nden, Psikoloji ve Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümlerinden birincilikle mezun oldu. Radyo ve Telvizyon programlarına devam ederken, bir yandan İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema-TV yüksek lisans programından sinema sertifikası aldı. Cerrahpaşa Çocuk Kliniğinde, Onkoloji servisinde 4 yıl psikolog olarak çalışdı. 2004 yılında Houston’da, Texas Children’s Hospital’da, Oyun Terapisi eğitimi aldıktan sonra Psikolog kimliğiyle çeşitli televizyon programlarına yorumcu olarak da katılmıştır.

1996 -2006 yılları arasında tam 10 yıl boyunca Radiocity-ATV (eski Kiss FM)’de radyoculuk yaptı. Kiss TV’de televizyonda müzik programları da sunan Cenk, basın danışmanlığı işine devam ederken, ünlü isimlerle röportajlar yapmakta ve çeşitli dergilere yazılar hazırlamaktadır. Özellikle sabah programlarında, magazin programlarında ve çeşitli kadın programlarında psikolog olarak eşlik ederken, yine Psikolog olarak üniversitelerde ve özel toplantılarda “iletişim seminerleri” vermektedir. Hobi olarak çeşitli kulüplerde ve özel gecelerde partiler düzenleyen ve DJ’lik yapan Cenk Erdem, çeşitli firmaların düzenlediği özel gecelerde de sunucu ve DJ olarak sahneye çıkmaktadır.

“ İyileştiren Şarkılar ” adlı albümde yer alan eserler :

1. THE CRANBERRIES – ODE TO MY FAMILY.
2. JOAN OSBOURNE – ONE OF US.
3. GABRIELLE – OUT OF REACH.
4. ELVIS COSTELLO – SHE.
5. VANESSA WILLIAMS – BETCHA NEVER.
6. AMY WINEHOUSE – LOVE IS A LOSING GAME.
7. NELLY FURTADO – ALL GOOD THINGS .
8. INDIA ARIE – BEAUTIFUL.
9. DINAH WASHINGTON – MAD ABOUT THE BOY.
10. COLBIE CAILLAT – BUBBLY.
11. SHANIA TWAIN – YOU’RE STILL THE ONE.
12. SUZANNE VEGA – ROSEMARY.
13. STING – SHAPE OF MY HEART.
14. DUFFY – MERCY.
EGO EMPOWERMENT:
15. ROBYN – WITH EVERY HEARTBEAT.

 

Bunun hesabını kim verir?

2009 September 10
Posted by bilgeaktas

6 

Mantık derslerinde kullanılan en basit ve en düz anlatımlı cümle; yağmur yağarsa sokaklar ıslanır cümlesidir.

 

Şimdi bu mantık önermelerini günümüze uyarlayalım.

 

Ülkeyi yönetenler ekonomiyi iyi yönetemezlerse iş imkanları azalır.

İş imkanları azalırsa işsizlik diz boyu olur.

İşsizlik diz boyu olursa farklı seçenekler aranır.

Farklı seçenek arayan halk, ülkenin her bölgesinde iş imkanları eşit olmadığı için göç eder.

Göç olursa büyük şehirler kalabalıklaşır.

(Sözde) Büyük şehirler kalabalıklaşırsa buna hazırlıksız yakalanırlar ve bu kalabalıkla baş edemezler.

Şehirler kalabalıklaşırsa evler yetmez.

Evler yetmezse her hangi bir yere ev yapmalar başlar.

Bu yapılan evlere imar izni alınmazsa rüşvetle alınır.

Rüşvet verenler yaptıkları evleri garibanlara satarsa gariban (kısa vadede) sevinir.

Olmadık yerlere ev yapılırsa alt yapısız üst yapı yapılır.

Alt yapısız üst yapı yapılırsa çarpık kentleşme olur.

Çarpık kentleşme olursa şehir çirkinleşir.

Şehir çirkinleşirse insanlar da çirkinleşir.

İnsanlar çirkinleşirse çalışmazlar.

Çalışmayan insanlar her şeyi Allah’tan umar.

Her şeyi Allah’tan uman zihniyet yerleşirse çare üretilmez.

Çare üretilmesi gereken şeylere çare üretilmezse doğa olaylarına hazırlıksız yakalanılır.

Hazırlıksız yakalanılırsa yağmurlar sele dönüşür.

Yağmurlar sele dönüşürse insanlar ölür.

İnsan ölürse çok yazık olur…

 

Ama asıl soru:

 

Tüm bunlar olursa hesabını kim verir?

Ekonomiye can verin, canınız çıksın!

2009 September 8
Posted by bilgeaktas

ekonomiyecanverin 

TV’deki reklamları görmüşsünüzdür. Çiçek gibi bir ekonomi için gül alın, çıtır çıtır bir ekonomi için simit alın, onu alın bunu alın.

 

Söylemesi güzel ama sorarım; hangi parayla?

 

Zaten milletçe bir sıkımlık canımız kaldı, bir de ekonomiye can vermek için elimizdeki avucumuzdakini de sağa sola mı verelim?

 

Millet karnını zor doyuruyordu eskiden, şimdi karnını bile doyuramıyor.

 

Siz ekonomiyi bu hale getirin, oğlunuz kızınız kazansın diye yasalar çıkarın, benzine her hafta düzenli zam yapın, kışa girerken doğalgaza tıpkı geldikleri borular gibi zam yapın, elektriğe yüzde 20 zammı çatır çatır yapın ama memura utanmasanız hiç zam yapmayacak kadar yüzsüz olun, işsizlik diz boyu gezsin, ülkendeki güzide üniversitelerde okumak için yırtınan gençliğe iş imkanı sağlamayın, yapın yapın yapın ama ekonomiye biz can verelim! Oldu canım…

 

Valla, ekonomiye verecek canımız kalmadı, bilgisayar oyunlarındaki gibi tüm canlarımızı siz aldığınız için ey hükümet, ekonomiye de canı biz verirsek canımız çıkacak, game over olacak.

 

O yüzden bir zahmet, şu bilgisayarları reset’leyin, siz beceremiyorsanız anlayan birilerine reset’letin de canlarımızı geri kazanalım!

 

Kadınlar neden sevişir?

2009 September 8
Posted by bilgeaktas

ultimate-sex-guide-for-newlyweds-af 

ABD’de bir araştırma yapılmış, kadınların sevişme nedenleri bir kitapta toplanmış. En çok aşağıdaki cevaplar verilmiş.

 

1- Can sıkıntısından

İyi tarafından bakarsak evet, evde pinekleyip TV’de zap yapmaktansa fena fikir değil, ama can sıkıntısından da sevişilmez ki be kardeşim derseniz de iş zorlaşır tabii. Giyin soyun falan, TV’nin karşısında zap yapmak varken…

 

2- Stres ve baş ağrısını gidermek için

Stresi evet, kısa vadeli bir çözüm de olsa azaltabilir; ama baş ağrısı için ağrı kesici daha iyi olmaz mı?

 

3- Erkeğe acıdığından

Bu çok komikmiş. Evet, gerçekten bazen erkeklerin yapmadıkları maymunluk kalmaz. Bazen sırf gönülleri olsun diye bazen de gözümüzde daha fazla maymunlaşmasınlar diye bu seçenek değerlendirilebilir.

 

4- Ekonomik zaaf

Bunu anlamadım açıkçası. Zengin bir adamla yatmanın karşılığında bir beklenti içindeyse kadın, ona başka bir şey diyoruz.

 

5- Cinsel gelişim için

Bu da ilginçmiş. Discovery’deki belgeselleri ezberlemiş keşifçi arkadaşlar için uygun bir yöntem olabilir.

 

6- Hayatı çok kısa bulduğundan

Hayat kısa bari sıkıntı yapacağıma en iyisi sevişeyim demek de mantıklı olabilir. Tabii hayat kısa olduğu için yapılacak başka şeyler de var, yardım kuruluşlarına katkıda bulunmak, ailenle vakit geçirmek gibi ama bencil bir anındaysa kadın sevişmeyi tercih edebilir.

 

7- Tanrıya yakın hissettiği için

Yuh! Bu ne demektir anlamadım. Sevişmeyle Tanrı’nın ne alakası var? Anlayan beri gelsin…

 

8- Erkek çekici değilse aldatamaz diye düşündüğünden

Aldatmanın erkeklikle kadınlıkla, çekici olup olmamakla ilgisi yoktur. Aldatma da diğer özgür irade ile yapılan eylemlerden biridir, engellenmez.

 

9- Ev işlerini erkeğe yaptırabilmek amacıyla

Ahaha.. Bu da komikmiş. Ev işlerini kadının göreviymiş gibi gören ve bırakın iş yapmayı kadına yardım etmeyi bile kendine yediremeyen erkeklere öpe öpe, itinayla iş yaptırılır.

 

10- Güzel bir akşam yemeğine teşekkür etmek niyetiyle.

Bu çok romantikmiş. Güzel bir akşam yemeğinden sonra başka bir şey yapılmaz zaten.

 

Umre’ye gitmek…

2009 September 7
Posted by bilgeaktas

kabe_resimleri1

 

 

İnsan Umre’ye neden gider?

 

Normalde insanlar Umre’ye giderler çünkü hayatlarının gidişatını İslam dininin gereklerine göre şekillendirirler. Giderler çünkü inançları gereği bu ibadeti yerine getirmek isterler. Giderler çünkü dünya hayatının ne kadar boş olduğunun farkına varmışlardır, ahretteki hayatın asıl olduğuna inanırlar ve ahrete yatırım yaparlar.

 

Dini ve inanç sistemi içerikli her türlü gerekçe, yanında bu ibadetin gizlisinin makbul olduğu bilgisini de getirir. Biraz Kur’an okumuş, dini birkaç sohbete şahit olmuş herkes bilir ki, İslam dininde ibadetin makbulü gizli yapılandır.

 

Umre’ye gitmeyi saklamak pek mümkün ve doğru olmasa da, yaptığım ibadeti tüm Türkiye’ye konuşacak konu malzemesi olsun diye de anlatmazdım. Gerçekten dini inançlarım gereği Umre’ye gidiyor olsam bunu dünyevi hayatımda malzeme yapıp, bundan çıkar ve medet ummazdım. Saklamazdım da ama gazetem satsın diye de her ayrıntısını yazı dizisi şeklinde anlatmazdım.

 

Herkesin bir ibadet şekli vardır ya da yoktur, kimsenin nasıl ibadet ettiğini, ne kadar inançlı olup olmadığını da kimsenin merak ettiğini sanmam, en azından ben merak etmiyorum. Kimse de benim inanç sistemimi merak etmesin.

Sex and The City 2

2009 September 7
Posted by bilgeaktas

17_overagedsexandthecity_lg 

Yaşasın!

 

Televizyon tarihimde en severek izlediğim dizi olan Sex and The City’nin ikinci sinema filminin çekimlerine başlandı.

 

İlk sezonunun ilk bölümünden beri ekranın karşısında kilitlenerek izlediğim, tekrar bölümlerini bile kaçırmamak için okulda eve acele ile döndüğüm muhteşem dizimin yeni

maceralarını özlemiştim epeydir.

 

 

 

 

 

104294_0

 

 

Bu dizi benim için hayatın her döneminde izlenmesi gereken, belki abartıyor olabilirim ama klasikler gibi her yaşta ve olgunlukta insanın farklı duygularına dokunan bir başyapıt!

 

 

 

 

104297_0

 

Adından, dizinin sadece seks odaklı olduğu sanılsa da, seksin yanında gerçek aşk, gerçek olmayan aşk, evlilik, aile, para, parasızlık, moda, arkadaşlık, sadakat, ihanet, yalan, dürüstlük ve daha pek çok, kadın bünyesinde barınan duygular var dizide.

 

İlk bakışta New York’ta yaşayan dört kadının seks hikayeleri gibi özetlense de aslında öyle değil, çok daha derin ve çok daha anlamlı yani.

 

 

 

104292_0

 

 

 

İlk filminin İstanbul’daki galasına gitme şansını yakalamış az sayıda insandan biriydim. Filmine aşık oldum. Diziden sonra filmi aynı tadı verir mi vermez mi tartışmalarına tokat gibi bir yanıttı film. İkinciden de aynı performansı bekliyorum.

 

 

 

wed1b

 

 

 

 

 

 

Dizide öne çıkan karakter Carrie Bradshaw. O’nu canlandıran Sarah Jessica Parker ise benim hayattaki idollerimden biri. (Diğerlerini sıraları geldikçe başka yazıların konuları yaparım.) Çirkin burnu ile son derece seksi, zayıf bedeni, uzun saçları, buğulu bakışları, giyimi, kusurlu bacakları, sıcak gülüşü, tarzı, aile hayatı, çocukları, kısacası her şeyi ile bence muhteşem bir kadın. Sadece salt güzel olmanın kusursuz olmaya yetmediğinin kanıtı!

 

104296_0

 

 

 

104293_0

 

 

Kısacası Carrie ve arkadaşları ile yeni aşklar, yeni barışma ve ayrılıklar, yeni seks hikayeleri, yeni ayakkabılar, yeni kıyafetler, yeni çantalar, yeni evler, yeni mekanlar, kısacası yeni maceralara yelken açmaya hazır ve nazırım.

 

Bekliyorum, merakla!

 

Neden geldin Eylül?

2009 September 1
Posted by bilgeaktas

bab 

Biz iyiydik böyle. Sıcak, yapış yapış havalar derken idare ediyorduk. Yanlış anlama seni sevmediğimden değil, ama içimde kaldı koca bir yaz.

 

Tatile gidemeden, sevdiceğimle ılık bir havada, el ele, hiç konuşmadan, burnumuza deniz kokusu gelirken uzun yürüyüşler yapamadan bitti yaz.

 

Daha yapacak çok şey vardı. Daha giymediğim yazlıklarım vardı. Daha bir sürü dondurma yiyecektim erite erite. Yazın yemenin tadı başka çünkü.

 

Camlar açık yatacaktık daha, hava serinlemeseydi, sen gelmeseydin. İnce, minik pijamalarıma da elveda demeliyim bir sonraki yaza kadar bu durumda. Ayaklarım cıbıl cıbıl gezemeyecek miyim artık evde?

 

Akşamları üzerime bir şey alacağım demek. İnce battaniyelerin yeri dolap değil, koltukların üzeri olacak artık.

 

Kocam motoruyla gidemeyecek artık işine.

 

Öyle bir geldin ki, yağmurla… Adına, şanına yakışır şekilde. Ne olurdu bu sene biraz ağırdan alsaydın? Güneşe biraz daha doysaydık.

 

Hüzün de mi getirdin ne yanında bu sene? Yoksa ben mi hüzünlenmeye yakınım bu aralar.

 

Neyse, sen bakma benim kusuruma. Geçip giden yazıma üzüldüm bir an sadece.

 

Alışırım sana da birkaç günde.

 

Yine de hoş geldin. Kim bilir belki bana güzel sürprizlerin vardır.

 

 

Dar geliyor…

2009 September 1
Posted by bilgeaktas

bored_frustrated_pink-41 

Dar geliyor bu yerler.

 

Daral geliyor bana…

 

Dayatmalar, zorlamalar, yasaklar.

 

Korkutmalar.

 

Çocukmuşuz gibi.

 

Baskı.

 

Üzerimizde, sürekli…

 

Sıkıldım, hem de çok.

 

 

Gitmek istiyor gönül, ama kalmalısın diyor akıl.

 

Hangisiyle daha eski dostuz bilmiyorum.

 

Hangisi beyaz kanatlı, hangisi kırmızı boynuzlu bir bilsem…

 

Gönül mü?

 

Akıl mı?

 

 

Risk mi almalı hayatta, sakince beklemeli mi?

 

Deli miyim, akıllı mı?

 

Bu soruların cevaplarını bana kim, nasıl, ne zaman verecek?

 

Bilinmez…

 

Kaçmak istiyorum.

 

Hemen, şimdi…

 

 

Aynı dilden bile konuşmuyoruz.

 

Kulağımda sesler, ama anlamıyorum ne diyorlar.

 

Çok sıkıldım.

 

Çok…

 

 

Gitmek istiyorum, gidemiyorum.

 

Gidemediğim için korkak mıyım?

 

Deli miyim?

 

Katlandığım için akıllı mı?

 

Hangisiyim ben?

 

Bilmiyorum.

 

Tek bir şey biliyorum.

 

Benim dünyam çok başkaydı aslında.

 

Uzaktı buralardan.

 

 

Ne yapıyorum ben?

 

Geleceğime yatırım mı?

 

Yoksa bugünümün katili miyim?

 

Katil miyim ben?

 

 

Kahkahamı gördünüz mü?

 

Dudaklarımın kenarında bir yerlerde olacaktı?

 

Uzun zamandır görmüyorum onu.

 

Nerede acaba?

 

Küstü bana da bir daha geri gelmeyecek diye çok korkuyorum.

 

 

Çok sıkıldım.

 

Hem de çok…

 

 

‘Şerefsiz Piçler’ ya da kibarca ‘Soysuzlar Çetesi’

2009 August 31
Posted by bilgeaktas

3 

Vizyona girdiğinden beri merak ediyordum, ancak dün gece gidebildim. Quentin Tarantino’nun son filmi Soysuzlar Çetesi, Türkiye’de kendisine layık görülen, kibarlaştırılmış isminden ziyade, orijinal adı olan Şerefiz Piçler (Inglourious Basterds) kavramının içini dolduruyor. Filmde bir sürü şerefsiz piç var çünkü. (Ülkesi için savaşmak piçlik midir gibi eleştirilere kapalıyım, tabii ki değildir ama filmde ülkesi için savaşmak dışında korkunç şeyler var). Filmin sonlarına kadar bu piçlerin, Almanlar mı, İngilizler mi, Amerikalılar mı yoksa Fransızlar mı olduğunu anlamıyorsunuz ama sonuç belli tabii.

 

Yahudi propagandası yapmasının yanında (Nazi yanlısı olması beklenemezdi zaten) filmogrofi olarak çok çok iyi, oyunculuklar, anlatım çok gerçekçi.

 

 

1

 

Yani Tarantino yine yapmış yapacağını.

 

Her türlü kafa, göz yarma, hatta daha öncekilerden (ilk aklıma gelen göz çıkarma sahnesi mesela, bkz: Kill Bill) bir adım ileri giderek kafa derisi soyma işlemlerine kadar, hayal gücünün sınırlarını zorlayan her türlü iğrenç ama gerçekçi detaya maruz kalıyorsunuz. Acaba bundan sonraki filmlerinde daha neler yapacak diye de düşünmeden edemiyor insan.

 

 

 

7

 

Her sahnesinde muhteşem müziklerin gözden kaçmadığı filmi chapter’lara ayıran yönetmen böylece daha anlaşılır bir kurgu ile çıkıyor karşımıza. Bu açıdan da önemli bence. Bu kadar çok milletten insanın yer aldığı ve ayrı dillerin konuşulduğu bir filmin bu kadar anlaşılır ve net olmasının başlıca etmeni bence bu. Zaten film başlarken yazıların belli bir yazı karakterinden birden bire farklı bir karaktere geçmesi de, filmin ayrı hikayeleri birleştireceğinin ipucunu veriyor gibiydi.

 

Film, Nazi işgalindeki Fransa’da başlıyor. Fakir bir Fransız köylüsü ile evini ziyarete gelen Nazi Albay’ın diyaloğu sırasında, daha ilk sahneden gerilmeye başlıyorsunuz. Ne olacaksa olsun artık diye düşünürken, zaten sonra boşuna gerilmediğiniz ortaya çıkıyor.

 

Sonrasında Brad Pitt’in çok başarılı bir şekilde canlandırdığı (ama bana göre çok itici bir tip olmuş) Teğmen Aldo Raine’in sahneleri başlıyor. Bu sahnelerin devamında da o bahsettiğim kafa, göz yarma (ve daha fazlası) işlemleri yer alıyor ki, birden bire karşınıza çıktığında kan şekeri ya da tansiyon düşürücü etkiye sahip. O yüzden filme girmeden önce yanınıza şeker, su vs almanızı tavsiye ederim. (Oldboy’un nasıl bir film olduğu konusunda bir fikrim olmadan, karnım da hafif aç oturmuştum tv karşısına, zaten acıktığımda kan şekerim düşer, filmin sonunu zor getirmiştim. J)

 

 

2

 

Oyunculuğu ile filme katkısı büyük olan Christoph Waltz canlandırdığı Nazi Albay Hans Landa karakteri ile sinirlerimizi oynattı, yani çok başarılıydı. (Cannes Film Festivali’nde kimseye boşuna, en iyi erkek oyuncu ödülü vermezler zaten.)

 

5

 

Devamını yazmayacağım, filmden beklentiyi yükseltmek ya da film hakkında fazla fikir vermek istemem. İzlenmeli ve görülmeli diyebilirim en fazla.

 

Yönetmen Tarantino’nun tarihi değiştiren hamlesi de süper tabii. Kendi kafasında Hitler’in sonunu da başka türlü çizmiş. Gerçekte intihar ettiği bilinen Hitler için adeta, ‘Yoo hepiniz yanlış biliyorsunuz, Hitler aslında intihar etmedi, doğrusu budur’ (henüz izlemeyenler için sonunu yazmıyorum) şeklinde bir de nanik yapmış hepimize ki, baya da inandırıcı olmuş. Eminim Führer’in yaşam öyküsünü bilmeyen pek çok kişi bu kurguya inanacaktır. Tabii ki sinema bir sanat ve bir filmin senaristi de (Tarantino aynı zamanda filmin senaristi) kendi kafasındaki kurguyu taşır beyaz perdeye. Ama tarihi gerçekleri değiştirerek anlatmak da ancak Tarantino sinemasına bu kadar yakışırdı!

 

4

 

Kısacası mutlaka görülmeli, beğenmeyenler olduğunu duydum, halt etmişler. Şaka bir yana, tok karna izlemeyi de ihmal etmeyin!

 

6

 

Bir Narkoleptik’in Günlüğü 3: Uyku Testi

2009 August 29
Posted by bilgeaktas

100_1876 

Sonunda girdim teste.

 

En baştan anlatayım. Tam söyledikleri saatte yani 22:30’da kliniğin kapısını çaldım. (O saatte çoktan uykum gelmişti zaten). Kapıyı gece çalışan teknisyenlerden Eyüp Bey açtı. Tanıştık, sonra diğer teknisyene, Bilge Hanım’ı alfa odasına alalım lütfen dedi. Kendimi Lost adasında others’ın tarafına düşmüş bir denek gibi hissettim. J

 

Yukarı çıkarken Seher Hanım (diğer teknisyen) tam karşınızdaki oda dedi. (Bu arada klinik çok güzel bir yer. Levent’te yeşillikler içinde 4 katlı bir villa). Odaya girdim, ilk sorum, odada televizyon yok mu oldu. Niyeyse uyku testini kafamda şöyle canlandırmıştım. Beni yatağa yatıracaklar, kafama da o kabloları takıp gidecekler. Ben de bütün gün yatakta canım çekince istediğim kadar uyuyacağım falan. Ama öyle değilmiş. Televizyon da alt kattaki salondaymış zaten. Neyse pijamalarımı giydim ve yan odada beni bekleyen Seher Hanım’ın yanına gittim. Orada 4 farklı bilgisayar ve ekranlarda da bir takım grafikler vardı. Beni bir sandalyeye oturtup kafamın belli yerlerine, çeneme (bkz: üstteki fotoğraf) ve şakaklarıma kablolar taktılar.

 

İşlem bitince sevindim, oh artık rahat rahat uyuyabilirim diye, ama yine yanılmışım. Biz söylemeden uyumayacaksınız, isterseniz aşağıda televizyon izleyebilirsiniz dediler. İndik aşağıya, bir hanımefendi daha tv izliyor. Onun da kafasında kablolar var. Onun şikayeti benimkinin tam tersiymiş. 61 yaşındayım ve bu yaşa kadar daha bir gece güzel bir uyku uyumadım dedi. Biraz lafladık derken sevgilim geldi oraya. Zaten beni bırakmak istiyordu ama işi uzadığı için 10 dakika uğrayabildi, fotoğraflarımı çekti ve gitti.

 

Sonunda uyku saati geldi. Gece 12 gibi yatağa gittim. Sonra göğsümde iki yere, bacaklarımın altlarından ikişer yere daha bir şeyler yapıştırdılar. Sonra burnuma, hani hastanelerde hastalar rahat nefes alsın diye taktıkları zımbırtı vardır ya, ona benzer bir şey taktılar, ve burnumdan çıkan kabloları yanaklarıma bantla yapıştırdılar. İşaret parmağıma nabız ölçer bir alet takıp onu da bir güzel bantladılar. Gece istediğiniz gibi sağa sola dönebilirsiniz bu kablolar sizi rahatsız etmez dediler. Ama pek öyle olmadı. Sandığım kadar güzel bir gece olmayacağı belli olmaya başladı.

 

100_1873 

Yattım, ama rahat hareket edemiyorum, kablolar çıkacak gibi geliyor, elimi uzatıyorum bacağımdaki kablo geriliyor, kafamı çeviriyorum şakaklarımdaki kablolar çekiliyor derken, durumu kabullenip uykuya daldım.

 

Gece aniden korkunç bir hisle uyandım. Sanki birileri beni sıkı sıkı bağlamış gibi, burnumdaki o şeyden nefes de almam güçleşti, MR’a girdiğimde yaşadığım o boğuluyorum hissine kapıldım. Seher Hanım bana seslenin bir şey olursa demişti, çağırdım. Pencereyi açtırdım. Kapı aralık kalsın dedim. Bir şekilde o boğulma hissini azaltmaya çalıştım. O gittikten sonra biraz daha rahatladım, kendimi telkin etmeye çalıştım. Tekrar daldım sonra. İkinci kere kulağımda sinek vızıltısı ile uyandım. Odaya taktıkları sivrisinek ilacı yeterli gelmemiş olacak ki, kabloların arasından bulduğu çıplak tenimi ısırmış sinekler. İkinci bir vaka da o zaman yaşadık. İlacı değiştirdiler falan, tekrar daldım. Ama dalana kadar burnumdaki o şeyi söküp atmamak için zor direndim. Yani sonuç olarak Avrupa Yakası’nda Burhan Bey’in uyku testine girdiğinde teknisyene çektirdiği eziyetin biraz daha masumunu yaşattım onlara. J

 

Sabah saat 8’e gelirken uyandırdılar beni, bıraksalar 11’e kadar uyurdum. İstemediğim tüm o kabloları çıkardılar, sadece ilk takılanlar ile kaldım. Oh be!

 

Kahvaltı hazırdı aşağıda, doktorumuz Hakan Bey de gelmişti. Gecemi sordu, anlattım.

 

Kahvaltıdan sonra uyku bastırdı ama doktor testler dışında uyumayın demişti. Beni ikişer saat aralıklarla beş kere teste aldılar. Yani yatağa yatırıp, kafamdaki kabloların uçlarını alete bağladılar. Her bir test yarım saat sürdü. Gündüz teknisyeni Funda Hanım, uyumak zorunda değilsiniz, yatın ve gözlerinizi kapatın ama uykunuz gelirse de direnmeyin dedi. İlk testte uyudum, iki saat sonra ikincisinde de uyudum. Üçüncüde de uyudum, dördüncü de ve beşincide de uyudum. J

 

Yaşasın uyumak!

 

Test aralarında (iyi ki laptopumu götürmüşüm) internette gezindim, iş ile ilgili mailleri takip ettim vs vs…

 

Akşam 6’da son testime girdim, saat yediye gelirken test bitti, ne de güzel uyuyordum aslında, ama her seferinde daldığım o güzel uykudan süre dolduğu için uyandırdılar. Eve gitsem de rahat bir uyusam dedim içimden. Sonra kafamdaki kabloları söktüler (hala saçımda beyaz kepek gibi yapışkanlar kaldı, ama yıkadım tabii ona rağmen kaldıJ).

 

Doktor test sonuçlarını pazartesi değerlendirecekmiş, Salı günü de görüşeceğiz ve bana hayatımın geri kalanında her gün kullanmam gereken o ilaçları verecek. Ama biliyor musunuz, o ilaçlara razıyım. Yeter ki, artık uykulu gezmemeyim, birileri akşam 21:30’dan sonra gözlerime bakıp bir şeyler anlatırken, ben onu dinlerken bir yandan da yatak hayalleri kurmayayım. Film izleme seanslarım geri gelsin. İlk sayfanın sonunda uykuya dalmadan tekrar kitap okuma zevkine ereyim. Artık iş çıkışları geceye kadar eğlenmek bana zulüm olmasın. Kısacası eski kaliteli yaşamıma geri döneyim.

 

Uyku ile ilgili bir aydan fazla süren şikayetleriniz varsa lütfen ihmal etmeyin. Pek çok özel ve devlet hastanesinde artık uyku klinikleri var. Şikayetiniz varsa en azından gidin ve bunu bir hastalık olup olmadığını anlayın. Ben uzun süre başka şeylere yordum uyku halimi ve boşuna senelerce sarhoş gibi gezindim. Ben ettim siz etmeyin.

 

 

 

Konu ile ilgili diğer yazılar:

 

http://bilgeci.blog.com/2009/07/31/bir-narkolepsinin-gunlugu-1/

 

http://bilgeci.blog.com/2009/08/28/bir-narkoleptikin-gunlugu-2/

 

 

O zaman NE-DEN GİT-TİN?

2009 August 28
Posted by bilgeaktas

arap 

Televizyonda ya da gazetelerde görmüşsünüzdür. İstanbul Moda Günleri başladı ve normal olarak defileler düzenlendi açılışında da.

 

Öne çıkan defile tabii ki mayo defilesi oldu. Pırlanta işli 100 bin yuroluk mayo, onu tanıtan manken Tuğçe Kazaz vs. vs… Bu defilenin önünde ve arkasında nasıl kıyafetlerin tanıtıldığını bilmiyorum ama sonuçta tanıtılan ne olursa olsun, podyuma güzel kadınlar ve yakışıklı erkekler çıkacak.

 

Gelin görün ki, Arap(mış kendisi) bir iş adamı mayo defilesinde gözlerini kapatıyor, gözlerini kapatmakla yetinmeyip, göz bu kayar maazallah deyip alnına elini koyup kendine perde yapıyor ki, mayo sergileyen kadınların cıbıldak vücutlarını görmesin.

 

Ey Arap işadamı! Gözünü kapatacaksan orada ne işin var. Bilen bilmeyen de 2009-2010 çarşaf kreasyonunun tanıtıldığı bir defileymiş, kadınların girmesinin yasak olduğu bir alandaymış ya da camide namaz kılıyormuş da birden bire nasıl olduysa mayolu ve bikinili kadınlar karşısına çıkıvermişler sanır. Tamam, gerçekten inancının getirisi olarak başka kadınlara bakmak istememeyi normal sayarım, saygı da duyarım. Ama bu durumlarda o adamcağızların suçu yoktur, onlar sakınır gözünü her türlü haram saydığından ama birden karşısına biri çıkıverir onlar da gözünü kaçırır. Ona eyvallah. Ama orada (çıplak olması da şart değil ayrıca) kadın göreceğini bilmiyor muydun sanki? Ayrıca madem nefsin kaygan zeminde geziniyor, sen sadece mayolu değil normal giyinik kadınlara da bakmamalısın, ki orası kadın kaynıyor. Madem gözüne ve g.tüne güvenmiyorsun neden gittin oraya? Show mu yapıyorsun, namuslu adam pozları takınarak?

 

Sizin gibiler yüzünden din ve inanç gibi güzel kavramlara soğuk bakıyor bir sürü insan. Sizin gibiler yüzünden inançlı ama cahil insanların gözü boyanıyor, sizi bir halt sanıyorlar. Eminim çevrende birçok insan bu show’una hayran kalacak ve seni takdir edecekler. Ayy nasıl da namuslu ve dini bütün bir adam, önünden dizi dizi yarı çıplak kadın geçti de gözünü çevirip bakmadı diye. Ama hiç biri de sormayacak, madem bakmayacaksın o zaman oraya neden gittin diye! Madem kadınları haram sayıyorsun senin o kadar kadının arasında ne işin var, nefsine zulmetmek hoşuna mı gidiyor diye.

 

Vallahi yazarken bile sinirlendim. Son olarak; dinde show yoktur ey Arap!

 

 

Bir Narkoleptik’in Günlüğü 2

2009 August 28
Posted by bilgeaktas

Uyku testi için klinikteyim.

Gece buradaydım. Şimdi ise (gündüz) beni iki saatte bir uyutacaklar (yaşasın:)) ve duruma bakacaklar.

İlk gündüz testime girdim, tam dalmıştım uyandırdılar. Ama mantığı da buymuş zaten olayın. Birazdan yine gireceğim.

Tüm detaylar daha sonra yazacağım, serinin 3. yazısında olacak.

zzzzzzzzzz…

Süpper bir alışveriş hikayesi…

2009 August 28
Posted by bilgeaktas

shopping-san-francisco3 

Süper bir alışveriş anım oldu…

 

İşten çıktım, uyku testine girmek için kliniğin bulunduğu Levent’e gittim. (Uyku testi tecrübemi ayrıca yazacağım). Orucum da aynı zamanda, haydi dedim iftara kadar Metrocity’de oyalanayım. Gezdim, gezdim Beymen’e girdim. Uzun zamandır orada beğendiğim bir hırka vardı, onu ve bir de siyah bir gömleği almak üzere kasaya gittim. Sonra birden karnımın çok aç olduğunu fark edip, kasiyer çocuğa, bunları alacağım ama önce bir yemek yiyip gelsem, bunları benim için tutar mısınız diye sordum. Tabii dedi.

 

Çıktım oradan, canım da nasıl et çekiyor. Oturdum güzel bir yere iftarımı yaptım. Yemekten sonra da hemen kalktım, aklım hırkada ya, koşa koşa tekrar Beymen’e. Bir dolu güzel şey dikkatimi çekti, üzerime bir şeyler giydim çıkardım, eşim için birkaç parça ürün beğendim. El yakan fiyatlı ürünlere pek yanaşamadan ama yine de hatırı sayılır miktarda bir şeyler alarak, mutlu bir şekilde elimdeki ürünlerle kasaya gittim. Kasada beklerken kasanın yanındaki cüzdanlar dikkatimi çekti ama o kadar para vermeye değmez deyip bıraktım elimden. Sıra bana geldi, ama sıramı önümdeki kadına verdim çünkü hala raflarda alabileceğim güzel şeyler arıyordum. Kasaya gittim, hangi kartla ödesem, taksitle mi alsam tek çekim mi diye düşünürken, zorla sattıkları ve şimdiye kadar da vaad edilen hiçbir avantajından faydalanamadığım, adeta küs olduğum FishCard’ımı çıkardım. Kendisi ile alışveriş yapmak pek adetim olmasa da bu sefer bununla ödeyeyim nasılsa Beymen’in kardeş kartı diye düşünerek kartı uzattım kasiyere. Ödemeyi yaptım. Fişini almak için uzanırken telefonuma mesaj geldi. Aynen yazıyorum:

 

Tebrikler! Siz kazandınız! 8669 ile biten kredi kartınızla yaptığınız bu alışveriş size hediyemiz. Hediyeniz ektrenize indirim olarak yansıyacaktır. Akbank

 

İnanamadım! Mesajı bir kere daha okudum. Kasadaki çocuklara da okudum. Ne kadar sevindim anlatamam. Düşünsenize, uyku testine o gün girecek olmasaydım, ilk seferde o hırkayı ve gömleği alsaydım, yemekten sonra ikram ettikleri kahveyi içip vakit kaybetseydim bu güzel olay başıma gelmeyecekti belki de.

 

Ama tabii insanoğlu doymaz, ilk düşündüğüm sey, keşke daha çok şey alsaydım oldu. Bilseydim; el yakan çantaların her rengini (açık krem, koyu krem, beyaz, siyah, açık kahve, koyu kahve…), small bedenime olmayacak XL o güderi ceketi (anneme hediye ederdim), yakışmayan ve popomu basık gösteren o kot pantolonu (üstüne uzun şeylerle giyerdim), beğenmediğim desenli ve fazla kadınsı o elbiseleri (bir beğenen çıkardı, ona hediye ederdim ya da kadın gibi hissedince giyerdim), kocama dar gelecek tüm gömlekleri (kilo verir belki diye), kocama bol gelecek tüm gömlekleri (kilo alır belki diye), o çok pahalı cüzdanların her boyunu (her boy çantamda bulunsun diye), canım sevgilime, anneme, babama, ablama ve tüm arkadaşlarıma hediye edeceğim her şeyi ama her şeyi, kısacası tüm Beymen’i alırdım. Şanssızlık işte. J

 

Şaka bir yana, kısmetim bu kadarmış. Razı oldum tabii. Hemen eşimi arayıp haber verdim, o da çok şaşırdı ve benim adıma mutlu oldu. Sonra ne yaptım bilin bakalım, nasılsa bu parayı gözden çıkarmıştım, bari birkaç parça şeyi de para vererek alayım dedim. (kadın beyni işleyişine güzel bir örnek). Sonra da kendimi ödüllendirip tüm aldıklarımın değerinde bir kot pantolon aldım, ama Allah sizi inandırsın manken gibi oldum giyince, pek yakıştı. J

 

Daha geçen gün bir yazımda istesem lotoyu tutturacak kadar şanslıyım diye yazmıştım. Lotoyu tutturmak istemiyorum ama bedava alışveriş fikri süpermiş.

 

Yoksa siz hala alışverişlere para mı ödüyorsunuz? Ne banal. J

 

 

1. yılımız kutlu olsun!

2009 August 26
Posted by bilgeaktas

24Tam 365 gün önce evlendik.

Evliliğimiz uzun seneler böyle güzel devam eder umarım.

Kendimizi tebrik ediyorum :)

İnanıyorum çünkü…

2009 August 22
Posted by bilgeaktas

Sağlıklıyım.

 

Çünkü iyi bir insanım ve bu yoldan şaşmamak hayattaki tek felsefem.

 

Çünkü kimseyi bilerek ve isteyerek kırmam, incitmem. Yaptıysam da önünde eğilmesini bilirim.

 

Çünkü çok sevdiğim bir adamla evliyim. O karşıma çıkmasa evlenmeyi bile düşünmezdim.

 

Çünkü bir işim var ve para kazanıyorum.

 

Çünkü arkamda kimse olmadan var oldum.

 

Çünkü büyükle büyük, çocukla çocuk olurum.

 

Çünkü hala ben de bir çocuğum.

 

Çünkü aynı zamanda olgun bir kadınım.

 

Çünkü içinde tek tek seçtiğim eşyalarla dolu güzel bir evim var.

 

Çünkü saçlarım uzun ve sağlıklı.

 

Çünkü spor yapabilecek kadar sağlamım.

 

Çünkü ailemi seviyorum, onlar da beni.

 

Çünkü etrafımda benim iyiliğimi isteyen insanlar var, biliyorum.

 

Çünkü gerçek dostlara sahibim.

 

Çünkü dualarım hep kabul oluyor.

 

Çünkü yetenekli ve çalışkanım.

 

Çünkü kendimle dalga geçebiliyorum.

 

Çünkü istesem lotoyu kazanacak kadar şanslıyım.

 

Çünkü güzelim.

 

Çünkü kendimle barışığım.

 

Çünkü yastığa başımı koyduğumda vicdanım hep rahat.

 

Çünkü yıllarca ektiklerimi biçtiğimi görecek kadar güzel bir hayat hikayem var.

 

Çünkü şükretmeyi biliyorum.

 

Çünkü mutluyum.

 

Çünkü hayatım çok güzel.

İnanıyorum…

2009 August 22
Posted by bilgeaktas

 

Beni güzel bir geleceğin beklediğine inanıyorum.

 

Bir gün yeniden seveceğim bir iş yapacağıma inanıyorum.

 

Kıymetimi bilen bir işveren ile çalışacağıma inanıyorum.

 

İkiz çocuklarım olacağına inanıyorum, biri kız biri erkek.

 

Çocuklarımla ve eşimle mutlu bir hayatımın olacağına inanıyorum, ikiz olmasalar da.

 

Terbiyeli çocuklar yetiştireceğime inanıyorum.

 

Daha az çalışıp daha çok para kazanacağıma inanıyorum.

 

Hayatta hala saf ve temiz insanlar olduğuna ve bu insanların benim karşıma çıkacağına inanıyorum.

 

Başaracağıma inanıyorum.

 

Arkamda kimse olmadan da başaracağıma inanıyorum.

 

Eşimin bir gün normal çalışma düzenine geçip hafta sonu gezen ve eğlenen çiftlerden olacağımıza inanıyorum.

 

Bir gün tüm ailemle hep beraber aynı şehirde yaşayacağımıza ve birbirimizin büyümesine, olgunlaşmasına şahit olacağımıza inanıyorum.

 

İş arayan tüm arkadaşlarımın hayatlarının işlerini bulacaklarına inanıyorum.

 

Eş arayan tüm tanıdıklarımın hayatlarının eşiyle karşılaşacaklarına inanıyorum.

 

Düzenli spor yapan biri olacağıma inanıyorum. Bu sayede istenmeyen fazlalıklarımdan kurtulacağıma inanıyorum.

 

Çevremdeki insanların bana gülümserken bunu içten yaptıklarına inanıyorum.

 

Arkamdan konuşanların yüzüme gülmediklerine de inanıyorum.

 

Kocaman ve çok güzel bir evde yaşayacağıma inanıyorum.

 

Çok zengin olup, etrafımda elimin kolumun uzandığı herkese yardım edeceğime inanıyorum.

 

Allah’ın beni koruduğuna, dualarımı kabul edeceğine inanıyorum.

 

Gelecekte de her şeyin hayalimdeki gibi olacağına inanıyorum.

Pembe bebek

2009 August 20
Posted by bilgeaktas

untitled 

Daha dün gibi tanışmamız. 1996 yılında üniversiteye girmiş, ilk defa girdiğimiz bir ortamda kendimize, kendimiz gibi arkadaşlar seçmeye çalıştığımız okulun ilk zamanlarında tanıştık. Ben derste ondan daha ön sırlarda oturuyordum bir keresinde, o zaman da optik gözlüklerim vardı gözümde. Arka çaprazdan beni Bülent Ersoy’a benzettiğini söylemişti şakayla karışık. Baya gülmüştük. İşte o günlerde başlayan arkadaşlığımız bugünlere kadar her geçen gün daha da büyüyerek geldi. Hani kardeş gibi arkadaşları vardır ya kızların. O da benim için öyle. Ailesi ailem gibi, kardeşi kardeşim.

 

Beş yıl süren okul hayatımıza (4’ten 5’e geçmek mezun olmaktan daha güçlü bir olasılıktı ve tabii ki biz de öyle yapmıştık, iyi ki de yapmışız) damgasını vuran şey kesinlikle tek kelime ile ‘eğlence’ydi. Hiç büyümeyeceğiz gibi geliyordu o zamanlar, hep öğrenci kalıp hep eğleneceğiz gibi.

 

Sonra okul bitti, ben şehrime sığamadım ve uzaklara gittim onlardan. Yeni şehrim, yeni hayatım çok renkliydi. Her şey benim için yeni bir başlangıçtı ve her şeye başlarken bir heyecan duyuyordum. Ama kızların yerine kimseyi koyamadım. Onlarsız tüm eğlenceler eksikti. Ama idare ediyordum işte…

 

Sonra bir gün canım dostum evlenmeye karar verdi. İçimizde ilk evlenen O olacaktı. Hepimiz acemisiydik bu işlerin. Önce nişanı oldu, aileden olduğum için ben de oradaydım. Sonra bir yıl geçti aradan, sıra düğüne geldi. Beyazlar içinde salona girerken gözyaşlarımı tutamadım.

 

Şimdi ise, tadından yenmez, bol çikolatalı bir pasta gibi lezzetli bu dostluğumuz daha da lezzetlenecek. Çünkü anne oldu benim canım arkadaşım. Pespembe bir kızı oldu. Annesi kadar güzel, babası kadar güzel, pembe, minik bir kız.

 

Duygularımı anlatmam çok zor. Aşk acısı çekip günlerce dertleştiğimiz, bu dersten yine kalırsak sıçarız diye panikle sabahlara kadar ders çalıştığımız, gece gezmelerinden kafamızı kaldıramadığımız, canım dostum şimdi bir anne. Pembe bebek de yeğenim bundan böyle.

 

Canım, her şeyin en güzeline layık, kıymet biçilmez arkadaşım benim. Sana kocanla ve pembe bebeğinizle mutlu mutlu mutlu bir ömür diliyorum.

Çoook klişe ama çoook gerçek bir yazı…

2009 August 19
Posted by bilgeaktas

 

İstanbul’da yaşayanlar için trafik başlı başına bir problem. Hatta sorun sıralamasında birinci sıradadır birçok insan için. Benim için de öyle diyebilirim. (Bazen insanların medeniyet dışı davranışları ile trafik birinci sırayı kapmak için yarışıyorlar).

 

Her sabah evden çıkışım ile işe gelişim ortalama 1 saat. Hadi İstanbul trafiği için fena da bir süre değil diyelim. Ama akşam eve dönüşüm 2 saat olunca günde 3 saat insanı canından bezdiriyor. Kışın hava şartlarına bağlı olarak toplam süre 3 buçuk saat ve Cuma günleri özellikle 4 saati bulabiliyor.

 

Yazık, günah, ceza gibi…

 

Bu kadar zaman kaybına, enerji ve neşe kaybına gerçekten yazık. Zaman kaybı konusu o kadar bariz bir sorun ki çok kısa geçeceğim. Günde 3 saat ciddi bir zaman. O arada evde olsam evin ufak tefek bir sürü işini halledebilirim. Dışarıda olsam güzel bir dostla güzel bir sohbet yapıp kendimi ve ruhumu besleyebilirim. Bir konser ya da bir film izleyebilirim. Bunların hiç biri olmasa TV’nin karşısında malak gibi yatar en azından günün yorgunluğunu atarım.

 

Enerji kaybına gelince; o direksiyona sürekli sahip çıkmak, pedallara basmak, arabayı stop ettirmeden sürekli dengede kalmaya çalışmak, dur kalk, dur kalk derken enerjim uçup gidiyor. Üstelik bacaklarım da ağrıyor.

 

Neşem de kalmıyor. İşten çıkıyorum gayet keyifli örneğin, planlar yapıyorum kafamda, haydi diyorum şuraya gideyim, yemek yiyeyim ya da bilmem nerede biraz dolaşıp eve öyle gideyim, ama ı-ıh! O trafiği görünce ve önümdeki 2 saati orada geçireceğim bilinci bünyeme yerleşince bütün neşem kaçıyor.

 

Bir koltuğa yapışarak, 2 metrekare bir alanda sürekli dikkat gerektiren bir ortamda 3 saat geçirmenin yanında bir de trafik magandaları ile uğraşıyorum. Bir keresinde köprü trafiğindeyim, önümdeki arabadaki kişi camdan aşağıya muz kabuğu attı!!! Gerçekten anlatırken bile hala inanamıyorum. Bir insan evladı nasıl köprü trafiğinde refüjlere denk getirerek dışarıya muz kabuğu atar? Ben o anda arabadan inip o muz kabuğunu suratına bir güzel yerleştirmeyi istedim ama şaşkınlıktan açık kalan ağzımı kapatmakla uğraşırken o arada trafik aktı. Zaten dışarıya utanmadan muz kabuğu atabilen biri bana kim bilir neler yapar, onu da düşünmedim değil. Boğazında kalsın inşallah o muz! Ben bırakın muz kabuğunu, bir çekirdek kabuğu bile atamam dışarı. Dışarı bir şey atılmaz ki! O yüzden arabam çöp doludur mesela. Ama onları da bir torbaya koyar yolda 120 km. hızla giderken camı açar fırlatırım dışarı desem de şakası bile komik değil.

 

Bir diğer trafik magandaları da arabalarını cinsel organları sanan erkeklerden oluşuyor. Bu tip magandalar da, arabalarına binince erkekliklerini tüm trafikte bulunan yaşlı genç, kadın erkek demeden herkese bir ispat çabası içine giriyorlar. Arabaları ile yaptıkları anlamsız ve tehlike saçan hareketleri yaparken herhalde asla ulaşamayacakları mükemmellikte bir kadınla kendilerini yatakta hayal ediyorlar ki, es kaza kendilerinden daha hızlı giden bir kadın şoför olursa (bkz:ben) sanki onlara küfretmişim, sen de erkek misin be şeklinde bir söz sarf etmişim gibi, aradaki mesafe ne olursa olsun, ne yapıp edip o arayı kapatıp gelip burnumun dibinde bitiveriyorlar ve bütün bu çabanın sonunda kendilerine ispatta bulunuyorlar. Bense o anda, ya bu yol nasıl bitecek diye kara kara düşünüyor oluyorum ya da radyoda sevdiğim bir şarkı varsa içeriyi, ortaokulda gittiğimiz gündüz barları gibi coşturuyor oluyorum. Neyse beni geçtiklerini görünce içlerinden bir oh çekiyor garipler ve rahatlıyorlar.

 

Bu tipe giren bir diğer maganda tipi de sinyal vermeden önüne kıran ve yolu kendi hakkı zannedenler. Ben de inadına sinyal vermeden önüme atlayan olursa asla yol vermiyorum. Yok ya! Hem kel hem fodul. Bir de soldan gelip sağa giren arabalara katılmaya çalışanlar var ki, onları ömür boyu lanetlemek istiyorum.

 

Tüm bu badireleri atlattıktan, radyoda dinlemediğim şarkı, türkü ve geyik muhabbeti bırakmadıktan ve dolayısıyla kendime işkence ettikten sonra, bacağımda sürekli debriyaja basmaktan oluşan bir ağrı ile sokağıma geliyorum. Oh diyorum içimden eve girmeme çok az kaldı, bugünkü cezam da bitmek üzere. Ama bitmediiiiiiiiiiii… Şimdi de park yeri bulmam gerekiyor. Neyse ki sokağın başına girerken bir nevi secret yapıp tam kapımın önünde park yeri bulacağıma kendimi inandırıyorum. En azından o çoğunlukla işe yarıyor.

 

Vee… iki saatlik bir maratonun ardından artık evime girip akşamımın tadını çıkarmaya hazırım. Tabii bu yorgunlukla ne kadar çıkarsa…

 

 

Modacılara yalvarış

2009 August 12
Posted by bilgeaktas

_42656411_cinder416 

Yalvarıyorum ey modacılar! Ey modaya yön veren, moda yaratan ünlüler, lütfen sözlerime kulak verin…

 

Şık giyinmeyi kim sevmez? Herkes sabah evden çıkarken gardrobunun önünde uzun ya da kısa bir süre düşünür, bakınır. Sonunda o günkü moduna uygun bir giysi seçer ve giyer. Tamam, buraya kadar sorun yok benim açımdan da. Her sabah bu ritüeli ben de yaparım. Uygun takılarımı da takar takıştırırım kıyafetlerimin üzerine.

 

Ama en zoru benim için ayakkabı seçmek. Taraklı denilen ayak modelinin hakkını fazlasıyla veren, kocamın aslanpençesi gibi dediği ayaklarımı o minicik, dar ve ipli ayakkabıları sokmak nasıl zor bir şey biliyor musunuz? Hadi bir şekilde soktum diyelim, onların içinde bütün gün yaşamak, yürümek, araba kullanmak nasıl zor ve can yakıcı bir şeydir çeken bilir.

 

Kışın botlarımı bir numara büyük alıp bir şekilde bu sorunu tam olmasa da çözmeye çalışıyorum ama özellikle yaz aylarında ayakkabı seçmek benim için bir kabus. Vitrinler rengarek, çeşit çeşit ayakkabıyla doluyken ben ayağımın kenarındaki kemiği ya tamamen kapatacak ya da onu tamamen açıkta bırakacak ayakkabı derdine düşüyorum. (Her iki model de iğrenç duruyor tabii o ayrı, düşünsenize ayakkabıdan kendini dışarı atmış bir kemik. Iyy…Sindrella’nın üvey kardeşi gibi ayaklarım taşıyor ayakkabılardan.). Üstelik o da yetmiyor, bulduğum ayakkabının geniş ayaklarımın içinde rahat edeceği burnu giderek genişleyen bir ayakkabı da olması gerekiyor tabii eş zamanlı olarak. Ve tahmin edeceğiniz gibi kadın ayakkabılarının yüzde 99’u o şekilde yapılmıyor tabii. Tam kemiğimin üstünde biten ve kemiğimi kesen kenarlar, kemiğimi oyarmışçasına acı veren modeller beni bekliyor. Ben kendilerini uzaktan selamlayıp geçiyorum. Geçiyorum da, benim ayağıma göre ayakkabılardan sezonda bir ya da en fazla iki tane bulabiliyorum, onları da adeta kapıyorum ve bazen parasına bile bakmadan alıyorum. Eminim benim gibi ayakkabı acısı çeken kadınların sayısı çoktur. İnsan istediğini giysin, istediği kadar güzel ve kendine yakışanı bulsun ve kendini harika hissetsin; o harika hissedişle harika ötesi bir ortamda harika ve harikulade insanlarla ya da karşı cinsle bir yemek yesin, muhteşem zaman geçirsin yine de ayağını acıtan bir ayakkabısı varsa her şey berbat olabilir. Ayakkabı vurması başka hiçbir şeye benzemez.

 

Şimdi bu noktada sevgili modacılarımızdan ve üzerine giydiği anında moda olan sanatçı ve ikoncan tayfasından bir ricam, hatta rica da ne demek bir yalvarışım var. Lütfen geniş burunlu, topuksuz, herkesçe kabul görecek, her iş ortamında rahatça giyilecek, son derece sexy ama aynı zamanda spor ve rahat ayakkabıların moda olması için ne gerekiyorsa yapın. Hatta öyle bir akım başlatın ki, yaklaşık 100 sene falan sürsün. O ayakkabıları giydiğimizde kimse garip garip bakmasın, her türlü döpiyesin de gece elbisesinin, iş kıyafetinin altına harika olsun. Çünkü ben düz ve rahat bir ayakkabı giymek istesem de, iş ortamında bir tuhaf kaçabiliyor yerine göre. Benim canım o gün lastik spor ayakkabı giymek isterken kumaş pantolon giymem gerekebiliyor ve ikisi bir arada olmuyor.

 

Lütfen ama lütfen sesimi duyun. Yüksek bel giyerken bir anda hepimizin bel hizası zevkini, külotlarımız görünecek kadar düşürmeyi başaran; hayatta giymem dediğimiz neon renkleri üzerimizden çıkarmaz hale getiren, hippi modası yaratan sonra hemen ardından sexy kadın imajına tapacak kadar onu çekici hale getiren ey modacılar, bütün bunları yaptıysanız benim ayakkabı modası sorunuma da el atarsınız diye düşünüyorum. Çok zor olmasa gerek sizin için, işiniz bu. İnanın ben başta olmak üzere pek çok kadının duasını alırsınız. Hadi bakalım görelim sizi.  

 

 

Feysbuk

2009 August 12
Posted by bilgeaktas

 

Uzunca bir zaman reddettim bünyemde facebook’u. Aslında henüz çok az insan bilirken, bundan birkaç sene önce üye olmuştum ama niyeyse sevmedim ve çıktım üyelikten. Sonra birden bir facebook çılgınlığı başladı. Aman Allah’ım, herkes orada… İş yerinde yan masasında oturan adamla bile oradan konuşur oldu herkes. Kocasıyla, karısıyla, en yakın arkadaşıyla facebook’tan haberleşir oldu. Bir de ilk başlarda bu tip sitelerin kendine ‘sex partner’ arayan kişilerle dolması da beni itmişti tabii. Bütün bunları önce uzaktan izledim. Ne bileyim fazla popüler olduğu için belki de ilgilenmedim. Çok popüler şeylerden önce uzak dururum ben. Alinur Velidedeoğlu’nun bir sözünü hatırlarım hep böyle zamanlarda, bir şey moda olduğu anda aslında demode olmuştur demişti bir kere. Evet, ben de modanın hem vazgeçilmez hem de anında ayağa düştüğü gerçeğine katılırım. Facebook da fazla moda ve popüler olduğu için reddettim uzunca bir zaman. Bu durumu uyan da balığa gidelim diye yorumlayanlar da olabilir tabii. Ama n’apıyım, ben böyleyim.

 

Şimdilerde duruldu bu dalga. Herkesin normal hayatının bir parçası haline geldi, yani o eski popülaritesini yitirdi. Oh be dünya varmış! Ortalık sakinleşince ben de artık bir gireyim bu dünyaya dedim. Aslında tetikleyen şey de şu; şu anda yazılarımı okuduğunuz sevgili blog’umu daha çok insan görsün, bilsin isteğim. Kendi reklamımı yapmak yani. J

 

Bir girdim, herkes beni bekliyormuş sanki. Beni gördüğüne sevinenler, sonunda geldin, nerelerdeydin diyenler. Kendimi de iyi hissettirmedi değil hani. Arkadaşlarımı eklemeye başladım tabii normal olarak girer girmez, daha eklemek için enter’a basar basmaz insanların kabul etmeleri de ayrı bir komedi tabii. Facebook’un başında yaşayanlar var yani belli ki. Hepsine sevgiler, saygılar…

 

Hadi bakalım herkese hayırlı olsun!

 

 

 

Harf Lütfen…

2009 August 12
Posted by bilgeaktas

 

Sonunda!

 

Sonunda televizyonda izleyecek adam gibi bir yarışma buldum. Hafta içi akşamları Kanal 1’de ‘Kelime Oyunu’ var ve ben bu yarışmaya bayılıyorum.

 

Kurgusu çok basit. Bir soru soruluyor ve cevabı ekrandaki kutulara harflerini yerleştirmek suretiyle, tek tek harf satın alarak bilmeye çalışıyorsunuz. Bir nevi adam asmaca gibi bir şey yani.

 

Sunucusu daha önce başka bir yerde var mıydı bilmiyorum ama kuvvetli muhtemel bu ilk ekran işi. Son derece kaliteli, seviyeli ve düzgün bir arkadaşımız kendisi. A.ihsan Varol adı da… Sunumu sıcak ve samimi; ama bir o kadar da ölçülü.

 

Uzun zamandır televizyon ekranlarını esir almış, zeka seviyesi yerlerde yapımlardan; birilerinin donunun indirildiği ve mağdurun mecburen mal beyanında bulunmak zorunda kaldığı, seviyesiz lafının bile seviye kattığını düşündüğüm programlardan; bikinili kızların göğüslerine ve kıçlarına zoom yaparak bir programı tamamlayan, hiçbir şey vermediği gibi insana bildiğini de unutturan beyin uyuşturucu programlardan; zeka seviyeleri düşük olduğu için biz izleyicileri de kendileri gibi zannederek yemek yapan ama daha çok aptal saptal dedikodularla var olmaya çalışan yarışmacılardan; sadece önündeki kutuyu açarak heyecan yaratan, mağduru oynayan zavallılardan; yetenek sergileme yarışmalarında kendi arenasını oluşturan iğrenç jüri üyelerinden ne kadar bıkmıştım anlatamam.

 

Kim 500 milyar ister’den beri bu kadar zevkle izlediğim bir yarışma olmamıştı. Hatta dinamik olması sebebiyle daha bile zevkli diyebilirim. Bilmediğim bir sürü kelime de öğrendim üstelik. Televizyonun eğlendirmek kadar öğretici bir yanının olduğunu unutmuştuk. Ekranları o kadar gerzek yapımlar parselledi ki; televizyon entelektüellerin burun kıvırdığı bir şey haline geldi. Tabii ki gayet başarılı programlar da var, yok değil. Ama benim bahsettiklerim daha çok prime time’da yayınlanan ve popüler kanallar için geçerli.

 

Kanal 1’e böyle güzel bir yarışmaya yer verdiği için cidden teşekkür ediyorum. Ekonomi kanalı olursa (duyumlar o yönde) umarım bu programa kendi bünyelerinde başka bir formülle yer verirler. Yoksa başka bir kanal kapıverir, benden söylemesi.

 

Şiir

2009 August 10
Posted by bilgeaktas

 

sen git aynı karında yat 9 ay,

sonra yaşam aranıza kilometreler koysun…

kahpe hayat naaparsın…

 

önce karındaş oluyor insan,

sonra canı kanı oluyo,

gün geliyo telli duvaklı prenses…

 

o gün de ağlamıştım evden gittin diye.

meğer evden gitmek devede kulakmış

aynı ülkede olduğumuza şükretmeliymişim.

 

yaşamayınca bilmezmiş insan ‘uzak’ ne demek.

 

ben gelirken istanbul’a sen de mi böyle hissettin bilmiyorum

ama değildir be bu kadar.. hiç sanmam..

bu çok acayip bişiymiş…

 

bi tarafta beraber yaşlanmak üzere seçtiğin adam,

ve o adamla mutluluğun bana bir armağan.

bir tarafta da canımdan ayıramadığım kızsın.

 

mavi gözlü küçük velet konusuna hiç girmiyorum.

girersem çıkamam.

sel olur ortalık.

demin telefonda konuştuk. bana fındık’ı anlattı.

korkmuyomuş fındık uçaktan.

neden korkcakmış ki?

çelmendır mıdır nedir.. parande atmış.

ben ise ağladım farkında bile değil küçük şey.

 

sense bu duyguyu ben kıçımı kaldırır da evlenirsem,

evlenip kendimin bi minyatürünü yaparsam anlarsın ancak,

 

gelişin müjdeli haber,

gidişin ise;

bu satırları yazarken tuşları bulanık görmene neden olan göz yaşları…

 

insanın kardeşi olması şair bile yapıyor adamı.

feda ettim gözyaşlarımı senin ve ailenin mutluluğuna.

tek istediğim beni habersiz bırakma.

 

inşallah allah pişman etmez hiç bi kararından dolayı

en kısa ve en içten dileğim budur sana.

 

yeter çok ağladım. haber okuycam yarın.

sesim nezleli çıkcak…

 

süt ısıtmıştım

buz gibi olmuş yazarken.

 

ben kaçıyım.

seni seviyorum hem de çok.

hepiniz allaha emanet olun.

 

kardeşin

bilge

 

(Canım ablamı İrlanda’ya uğurluyorduk. Artık taşınıyordu. Minik oğlunu da alıp eşinin yanına gidiyordu. Biz gidişinden bir kaç gün önce vedalaştık çünkü ben İstanbul’dayım, O Ankara’da. Gideceği gece ona aşağıdaki şiiri yazdım, hayatımın ilk ve tek şiiri… İki şubat iki bin altı)

 

 

Zavallı Bileğim 2: Affediliş

2009 August 10
Posted by bilgeaktas

 

 

Previously on Zavallı Bileğim: … Geçenlerde yine bileğim ağrıdı, bükünce acıyor ama sabit tutarsam sorun yok… Gittim doktora, herhalde bir merhem falan verir gönderir diye düşünürken daha iki elimi iki eline alır almaz, “ganglion” dedi… Bir çeşit kistmiş, MR’a girmem gerekiyormuş. … MR sonucumu bugün alacağım ve doktora göstereceğim.

  

 

MR sonuçlarımı aldım, daha doktora göstermek için merdivenlerden çıkarken dayanamayıp raporumu okudum. Tabii ki anlamadığım bir sürü şey yazıyordu.

 

 

 

Girdim odasına doktorun, çoktan sonuçlarıma ulaşmış bilgisayarında inceliyor bile. 2 buçuk santimetre çapında bir kistim varmış. Hepimize hayırlı olsun!

 

 

 

Ancak hemen bir operasyona gerek duymadı doktorum. Bir ay boyunca bileklik takmamı ve tekrar kontrole gitmemi söyledi. Bu bir ay içinde bileğim dümdüz dura dura kist kendini küçültebilirmiş. Deneyeceğiz ve göreceğiz. 

 

 

 

Bileğim beni affetti anlayacağınız. Ona karşı hunhar tavrımı büyük bir olgunlukla karşıladı ve bağışladı beni, ameliyata gerek bırakmadı. Teşekkürler bileğim…

 

 

 

Şimdi bir bileklikle yaşıyorum, sıkıntılı bir şey tabii ama ameliyat seçeneğinden daha iyi olduğu kesin. Bu arada bilekliği almaya gittiğim eczanede; koluma denemek için çirkin, ten rengi bir bileklik takan, ‘bunun başka rengi yok mu, pembesi falan?’ diye sorduğumda suratıma kızgın ve gıcık olmuş bir şekilde bakarak ‘yok!’ diyen çocuğa da sevgilerimi gönderiyorum. :)

 

 

Gömlekten Sevgilim

2009 August 10
Posted by bilgeaktas

 

(28 Ocak 2005)

Gömlek değiştirir gibi sevgili değiştirmek diye bir söz vardır.  Çabuk sıkılıp sık sık aşık olanlar için kullanılır.  Diyelim ki; siz sizsiniz, sevgiliniz de bir gömlek. Bakın o zaman neler olurdu…

 

Bir mağazaya girdiniz ve bir gömleğe vuruldunuz. Girdiğiniz anda ilk o çarptı gözünüze. Aslında belki de gömlek almaya bile gitmemiştiniz ama naaparsınız vuruldunuz bir kere. Hatta belki hiçbir şey almak gibi bir niyetiniz yoktu. Şöyle bir bakınıp çıkacaktınız. Ama gömlek deseniyle, rengiyle, duruşuyla sizin kalbinizi çaldı bir anda.

 

Denediniz üzerinize… Aman allahım ne de güzel oldu size.  Sanki sizin için dikmişler. Tam ‘alayım bunu’ dediniz. Ama bir de baktınız ki o kadar paranız yok ona vermeye. Ama taktınız ya bir kere. O mağazanın önünden her geçişinizde hep girip baktınız ona. Kontrol ettiniz belki de kimseler almış mı diye. Yok yok kimsenin üzerinde görmeye tahammülünüz yok. Ya sizin olacak, ya da gözünüz görmeyecek başkasını giyerken.

 

Gün geldi paranızı biriktirdiniz ve aldınız onu. O ne büyük mutluluk. Kimbilir işe giderken ne de güzel duracak üzerinizde. Ya da haftasonu bir akşam şık bir yerde. Eve gider gitmez giydiniz üzerinize. Aynaya baktınız dakikalarca. Neredeyse onunla uyuyacaksınız…

           

İlk zamanlar iki günde bir onu giyiyorsunuz. Giydikçe hele ki iltifatlar aldıkça daha da çok giymek, her gün her gün onu giymek istiyorsunuz.  Ama olmaz tabii. Arada sırada yıkamak ütülemek gerek. Yıkıyorsunuz mis gibi kokuyor. Sanki yeni alınmış gibi. Bir de güzel ütüleyince ilk giyeceğinizi günü iple çekiyorsunuz.

 

Bu arada, ara sıra mağazaları gezdiğinizde başka gömlekler de çekiyor ilginiz ama hayır… Sizin gömleğiniz en güzeli. Onlar da ne öyle? Kiminin boyu kısa, kimi fazla desenli, ya da çok düz. Halbuki sizinki tam size göre…

 

Peki ne oluyor da bir gün geliyor, o taparak aldığınız gömlek artık çarşıya pazar giderken giydiğiniz sıradan bir şey haline geliyor? Ne kadar da şaşırtıcı değil mi? Sanki siz değildiniz onu almak için haftalarca para biriktirip, yemeden içmeden kesilen.

 

Oluyor işte…

 

Bazen bir bakıyorsunuz, siz kilo vermiş daha güzel bir kadın olmuşsunuz. Ya da kas yapmışsınız daha çekici bir erkek olmuşsunuz. Ama gömlek aynı gömlek. Küçük geliyor kolları, sıkıyor sizi. Haydi diyorsunuz. Çok sevmemin hatırına giyeyim. Ama giydiğinize pişman ediyor sizi. Bütün gün adeta boğuyor. Ya da büyük geliyor belinize. Artık beliniz ince ve oturmuyor üzerinize… İşte o zaman onu rafa kaldırmanın zamanı geliyor. Severek ayrılıyorsunuz.  Aslında hala deseni fena değil, modeli de çok hoş ama gelin görün ki siz değiştiniz olmuyor artık size. İçiniz buruk veda ediyorsunuz ona. Ya kalkıyor ihtiyacı olanlara verileceklerin arasına. Ya da bir daha kullanılmamak üzere sandığa…

 

Bazen de bir hata yapıyorsunuz. Geri dönüşü olmayan bir hata. Gömleği 90 derecede yıkayıp, ancak bir çocuğun üzerine olacak boyutlara getiriyorsunuz yanlışlıkla… Ne yapsanız boş, çekiştirseniz, açarak ütüleseniz imkanı yok gelmiyor eski boyutuna. Kızıyorsunuz kendinize böyle bir hatayı nasıl yaparım diye. Halbuki içinde de yazıyordu sıcak suda yıkamayın, hassastır diye. Nasıl atladım? Nasıl böyle bir hata yaptım. Aynısından da kalmamıştır ki. Ne kadar çok oldu alalı. Ama çaresiz, belki de ağlayarak, pişman olarak yine yolunu gösteriyorsunuz tozlu rafların…

 

Bazen de kendinize bile şaşırıyorsunuz. Ben zamanında bu gömleğin nesini sevmişim, nasıl beğenmişim diye. Halbuki hiç tarzınız değil. Hayret doğrusu moda işte değişiyor. Sizi de etkiliyor. ‘O zaman ne kadar modaydı bunlar. Ben de gençtim severdim böyle giyinmeyi. Ayy şimdi olsa hayatta giymem bunu. Eski fotoğraflarıma bakıyorum da ne de komikmişim. Üzerimden düşüyormuş sanki. Başkasının gömleği gibiymiş de haberim yokmuş. Aman neyse ki ben artık zevkli giyinen biriyim. Almam artık böyle şeyleri…

 

Ve gömlek hem eski, hem unutulmak istenen bir anı olup gidiyor…

 

 

Aşkın gözü kaç numara?

2009 August 10
Posted by bilgeaktas

 

(2004 yılından bir yazı)

 

Aşkın gözü kör falan değil. Herşeyi görüyor aslında ama şikayet etmiyor. Memnun yani halinden. Karşısındakinin bir afrodit ya da üçgen vücutlu bir prens olmadığının farkında. Fakat aşk öyle bir şey ki, gelin görün ki, en çirkin olanı bile, allıyor pulluyo bizim gözümüzde.

 

Bu konu da nereden çıktı diyeceksiniz… Bana göre dahiyane bir buluş olan itiraf.com’da bir kızın sevgilisine yazdığı bir yazıyı okudum. İtiraf ediyor, demek ki yüzüne karşı asla söyleyemez. Diyor ki; sevgilim çok çirkinsin, keşke daha yakışıklı olsaydın ama seni gene de çok seviyorum…

 

Gördünüz mü, aşkın gözü kör falan değil, sadece yakını göremiyor. Aşkın şiddetine göre numarası da artıyor tabii gözün. Çok aşıksanız, eski Türk filmlerinde gözlük çıkarılıncaki görüntü gibi etrafı beşer beşer ve bulanık görüyorsunuz. Hatta görüntüler yuvarlak çizerek dönüyor bile olabilir aşkınız şiddetine göre.

 

Çok yakışıklı olmayan biriyle beraberdi bir arkadaşım ve bir gün bana demişti ki: Bazen çok yakışıklı erkeklere bakıyor ve onların sevgililerini kıskanıyorum. Neden benimki yakışıklı değil? Ama biliyor musunuz şu anda evliler ve çok mutlular. Belki de dünyanın en yakışıklı erkekleri bir araya gelse arkadaşımı bu kadar mutlu edemezdi. (2009 yılı eklemesi: çocukları da var hem de kocaman oldu.)

 

Aşk böyle bir şey işte. Şiddetine göre numarası da artıyor göz bozukluğunun.

 

‘Çirkin ama çok şeker, seviyorum’ lafı hiç yabancı olmasa gerek. Hatta kalıplaşmış bir söz olan ‘yakışıklı değil ama sempatik’ deriz anlatırken çirkin sevgililerimizi. Çirkindir ama batmaz işte gelin görün ki gözümüze. Herkes dışarıdan ne kadar uyumsuz bir çift de dese, adam da pek çirkinmiş dedikoduları da dönse, bir kulağımızdan girer diğerinden hızla uçar gider bu laflar.

 

Tehlike çanları…      

Ama tehlike nerede biliyor musunuz? Aşkın göz doktoru, hastanın iyiye gittiğini söylemeye başlar gün gelir. İşte o zaman daha önceleri batmayan ‘çirkinlik ya da az güzellik’ bizi rahatsız etmeye başlar.

 

Biz kadınlar sevgililerimiz ya da eşlerimiz için süslenir hatta onun sevdiği kadın tipi olmak için uğraşırız. Yanında güzel olmamız onu şımartsın isteriz. Bunu zorla falan da yapmayız. İçimizden gelir. Ama gün gelir bu uğraşımız bizi zorlamaya başlar. Ve işte o zaman tehlike çanları çalıyor demektir. İlişki bambaşka nedenlerle de bozulmuş olsa hemen, kamuflaj maskesi erir gözümüzde. Asıl yüzünü görmeye başlarız. Aslında hep gördüğümüz yüzdür o da, bizim gözümüzün bozukluğu azaldığı için artık tadı kaçmıştır herşeyin. Büyüsü bozulmuştur. ‘Çirkindi biliyorum; ama o zaman öyle gelmiyordu, çünkü seviyordum’ deriz.

 

Ne diyelim aşıkların gözü hep bozuk kalsın…

Yazık bize

2009 August 10
Posted by bilgeaktas

(2005 yılında yazılmış bir yazı)

26 yaşındayım. Bu yazıda ‘biz’ dediklerim benim neslim, yani 20 ile 30 yaş arası olanlar olacak. Bizler gerçekten çok şanssız bir nesiliz. Hem ekonomik anlamda hem sosyolojik anlamda araya sıkışıp kalmış bir nesiliz. Neden mi?

Ben lisedeyken, o zamanlar belki de ne anlama bile geldiğinin bilincinde olmadığım bir ekonomik kriz yaşadık. Yıl 1994’tü… Sonra gün geldi ben üniversitede ekonomi okudum. Aslında ekonomi okumuş olmam da yine bizim neslin uğradığı bir şanssızlıktı. İletişim okuyabilmek için uğraşmış ancak her zaman olduğu gibi ‘sisteme’ yenik düşmüştüm. Her neyse, üniversitede okurken lise yıllarındayken yaşanan o krizin aslında ne ölçüde büyük bir kriz olduğunu çok daha iyi anladım. Derslerde örnek olarak hep o kriz verilirdi. Tabii o zamanlar daha taze bir krizin derslerimize canlı örnek olacağının farkında bile değildik, ne bizler ne hocalarımız.

Ancak benim mezun olmam gereken yıl, bir sabah uyandığımda ülkede devalüasyon olduğu haberini aldım televizyonun karşısında oturan babamdan. Ve hayatımda ilk defa –umarım bir daha olmaz- her şeyin ama her şeyin fiyatının çok hızlı bir şekilde arttığına tanık oldum. İki gün önce aldığım bir ürünün fiyatı katlanmış da katlanmış, bir hafta önce sinemaya gidebildiğim paramla ancak evime dönebilir olmuştum. Özellikle ekonomi okuyan biri olarak olayın farkında olmak çok daha korkunçtu. Ekonomiden hiç anlamayan biri olmayı isterdim o dönemde. Çünkü tablonun kötülüğünün bilincinde olmak, olmayanlardan bin kat fazla tedirgin etmişti bizi. Ve tabii bundan sonrasını milletçe ezberledik. Kapanan kepenkler, işsiz kalan binlerce insan. Ve yıllardır mezun olmak için çabalayan ben gibi pek çok öğrenciyi bekleyen işsizlik belası… Ne kadar şanssızlık değil mi?

Şimdi bunları okuyup, bizler çok mu şanslıydık diyenler olabilir. Ama şimdikiler en azından kötü bir ekonomi ile tanışıp onunla yaşamayı öğreniyorlar. Bizse, daha iyiyi gördük şimdi kötüsüne alışmaya çalışıyoruz.

Arada kaldık yani… 

Tabii bu sadece işin ekonomik yönü. Gelelim sosyolojik şanssızlığımıza…

Hızla değişen bir anlayış var her yerde. Ben küçükken filmlere konu olan uyuşturucu belası örneğin bu yozlaşmanın çok açık bir göstergesi. Filmlere konu olan uyuşturucu şimdi yanı başımızda. Emniyet, raporlarını açıklıyor. Uyuşturucu kullanma yaşının orta okula kadar düştüğünü söylüyor. Hızla kötüye gidiyor yani. Bizden önceki nesillerde, yani anne babalarımızın gençliğinde de uyuşturucu yok değildi tabii. Ancak bu kadar yaygın ve çabuk ulaşılabilir değildi elbet. Ben merak ediyorum bizden sonraki nesillerde ne olacak? ‘Biz’ler iki nesle de ait değiliz gibi geliyor. Ne bizden öncekilere ne de sonrakilere.

İşte size bir örnek daha… Ben küçükken zaten tek kanal olan TRT’de hiç kimsenin güldüğünü hatırlamıyorum. Şimdi ise televizyona çıkanların lakayitliğinden şikayetçi oluyoruz. Ve bu gelişme (ya da yozlaşma da denebilir, tartışılır.) ‘biz’im gözlerimizin önünde gerçekleşti. Şimdi yeni doğanlar için televizyon programları eğlenceli ya da rahat izlenebilir bir hal aldı. Ama ‘biz’ o programların hem izleyeni hem sunanı ne kadar kastığı dönemleri de hatırlıyoruz. İki uca da şahidiz yani. Ama şimdikiler, oturmuş bir yayın anlayışıyla karşı karşıyalar.

Ben küçükken bayram ziyaretlerine giderdim ailemle birlikte. Bu bir adetti. Belki hala öyle ama benden 13 yaş küçük kardeşim, aradan on yıl gibi kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen buna itiraz edebiliyor. Halbuki biz, anne babamızdan gelen bir adet olduğu için kapı kapı gidilen her yerde el öper, harçlık alırdık. Yani anne babalarımızın adetini sürdürürdük. Şimdi ise ben çocuğuma bunu aşılamalı mıyım yoksa onun tercihine mi bırakmalıyım diye düşünüyorum.

Yani yine arada kaldık… Üst nesle de ait değiliz alt nesillere de…

Hızla değişiyor anlayışlar. Ben lisedeyken gece gezmeleri hayaldi bizim için. Çünkü ailem böyle bir görgü ile yetişmişti, bizleri de öyle yetiştiriyordu. Ama şimdiki gençler (bu lafı daha bu yaşımda kullanmak istemiyorum ama cuk oturuyor) daha reşit bile değillerken altlarında en lüks arabalarla geziyorlar. Kim doğru yapıyor? Bizlere verilen eğitim mi doğruydu yoksa şimdiki çocuklar mı doğru yetiştiriliyor? Bilmiyorum. Ben çocuğumu benim yetiştirildiğim gibi mi yetiştireceğim yoksa ‘zamane’ çocukları gibi mi?

Arada kaldık yine…

En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir derler ya. Onun gibi olduk işte. Her iki ucu da görüp ikisine de kendisini ait hissetmemesi zor bir şeymiş insanın. Biz ne yapacağız? Bize yazık değil mi… Benim için annem de tam bir örnek değil genç bir kadın olarak; ama şimdi yetişen çocuklara da ayak uyduramam.

Arada kaldık, yazık bize…

 

Zavallı Bileğim 1

2009 August 7
Posted by bilgeaktas

 

İnsan vücudu gerçekten mükemmel bir makine ama biz değerini bilmiyoruz. Cep telefonumuz ya da bilgisayarımız error verse panik olur, hemen tamirciye koşarız. Onların bozuk olması hayat akışımızı zorlaştırır ya da tamamen kesintiye uğratırmış gibi işi gücü bırakır, hemen ya yenisini alırız ya da tamircide alırız soluğu.

 

Halbuki, (geyik değil) en önemli servetimiz sağlığımızken biz vücudumuzun verdiği error’leri yok sayıyoruz. Başımız ağrısa bir ağrı kesici ile geçiştiriyoruz, karnımız ağrısa sıcak havlu falan koyuyoruz. Hatta sanki süper bir fikirmiş gibi övüne övüne dişi ağrıyanın dişine rakılı pamuk koyuyoruz. Ama nedense kimsenin aklına doktora gitmek gelmiyor…

 

Tabii ki her minik rahatsızlıkta hemen doktora gidecek değiliz. Ama bazı şikayetler sürekli ise mutlaka vücudumuz bize uyarı sinyali gönderiyor demektir.

 

Uzun yıllardır arada bir bileğim ağrır, ben de herhalde ya soğuk aldım ya incittim diyerek onu akşamdan bir güzel sarar sarmalar yatar uyurum. Sabah kalktığımda ise genelde geçmiş olur. Cehalet işte, bir bilek belli periyodlarla ağrıyorsa vardır bir derdi. Neyse… Geçenlerde yine bileğim ağrıdı, bükünce acıyor ama sabit tutarsam sorun yok. Yine aynı yöntemle sardım sarmaladım, hatta bu sefer kremle bile ovdum. Ama tutmadı, geçmedi. Bir iki gün üst üste ağrıyınca dedim doktora gitme vakti. (Ama insanın eli sürekli kullandığı bir organı olduğu için ve günlük yaşantımın her anını etkilediği için de doktora gitme kararım bu kadar hızlı alındı, itiraf ediyorum).

 

Bu arada, cehaletime bakın, el cerrahisi diye bir bölüm varmış onu da yeni öğrendim. Gittim doktora, herhalde bir merhem falan verir gönderir diye düşünürken daha iki elimi iki eline alır almaz, “ganglion” dedi. Aptal gibi yüzüne bakıp ‘O nedir?’ dedim. Bir çeşit kistmiş, MR’a girmem gerekiyormuş. MR’dan sonra alınıp alınmayacağına ya da ilaçla tedavi edilip edilmeyeceğine karar verecekmiş. Ertesi gün (bu sefer hiç ihmal etmedim, nasılım ama?) hemen MR’a girdim. (Bu üçüncü girişim, ben kendisinden kaçtıkça hep beni buluyor bu MR da. Demek ki kaçmamak lazım. Neyse…)

 

MR sonucumu bugün alacağım ve doktora göstereceğim. Muhtemelen bir operasyon ile alacak. Sonuçları alınca yine yazarım. Ama asıl olarak diyeceğim şudur ki;

 

  1. İnsanın hayatta sadece sağlıklı olması bile başlı başına bir nimettir. Hem de en büyüğünden.
  2. İnsan vücudu sizi uyarıyorsa dikkate almak lazım, boşuna konuşmuyordur.
  3. Zavallı bileğim bana yıllardır sesini duyurabilmek için çırpınmış durmuş ama ben, çocuğunun istek ve ihtiyaçlarını duymazdan gelen ilgisiz bir anne gibi o konuştukça hep, bir dakika işim var, şimdi ilgilenemem seninle, al şu oyuncaklarla oynayıver demişim ona.
  4. Özür dilerim sevgili sağ el bileğim, sen beni hayatta hiç yarı yolda bırakmadın. 31 yıldır maşallah saat gibi tıkır tıkır işini yapıyorsun ama ben senin bana ilk ihtiyaç duyduğun andan beri seni es geçmişim. Bir daha yapmayacağım.
  5. Huzurunuzda tüm organlarıma söz veriyorum, sizin uyarılarınızı dikkate alacağım. Çünkü ben demiştim dediğinizi duymak istemiyorum.
  6. Umarım bu yazıyı okuyan kocam, senelerdir ağrıyan sol bacağını artık bir doktora gösterme olgunluğunu gösterir. Bir çeşit romatizma diye kendisini kandıran birine senelerdir inandığı için umarım bazı şeyler için geç kalmamıştır.
  7. Doktorlar iyidir, korkmayın ve gidin.
  8. Sağlığınızın kıymetini bilin!

Bir Leonard Cohen yazısı…

2009 August 6
Posted by bilgeaktas

cohen 

Dün akşam 9 ve 12 saatleri arasında hayatımın gündeminde ne varsa unuttum. Açıkhava’dan Leonard Cohen geçti ve ben de buna şahit olan şanslı insanlardan biriydim.

 

Cohen, uzun ve ince bedenine çok yakışan, ilk bakışta herkesle aynıymış gibi algılansa da, O’nda herkesten farklı durduğunu anladığınız siyah takım elbisesi ve fötr şapkası ile karşıladı bizi. Açılışı ‘Dance me to the end of love’ ile yaptı.

 

Öyle birini düşünün ki, şapkasını çıkarıp da beyaz saçlarını görmediğiniz zaman O’nun 75 yaşında bir adam olduğunu unutuyorsunuz. Enerjisine aldanıp O’nun bir delikanlı olduğunu düşünüyorsunuz. Açıkçası beyaz saçlarını gördüğümde, içim buruldu bir an. Beyazlamasın saçları, yaşlanmasın hiç diye düşündüm içimden.

 

O sade ve gösterişsiz sahne dekoru başka bir sanatçıya hizmet etse ne kadar gözümüze batar, ne amatör derdik belki de. Yanarlı dönerli ışıklar, alevler, patlayan çatlayan bir şeyler yoktu sahnede. Ama O’nun enerjisi vardı. Sesi, karizması, kendinden emin hali ve tavrı vardı sahnede. Sahnede Cohen’in ayaklarının altına serilmiş 5 büyük halı da dekorun bir parçasıydı ve o halıların üzerinde, yıllardır harikulade bir şekilde yaptığı şarkı söyleme eylemini sanki ilk kez yapıyormuş gibi özenli ve samimiydi.

 

Dokuz kişilik bir orkestrası vardı. Her biri sololarda muhteşem performanslar sergilediler. Barcelona’lı gitarist özellikle çok alkış aldı. Cohen orkestradaki arkadaşlarını bizlere defalarca takdim etti. Onlara olan saygısının ve minnettarlığının bir göstergesi gibi sanki… Hiç şarkı söylemeden bulunduğu ortama sadece varlığı ile bile anlam katabilen bir adamın, orkestra elemanlarına gösterdiği bu hayranlık gösterisi de gözden kaçırılacak bir ayrıntı değildi. Hele, vokalistlerinden birinin, o güzel sesi ile söylediği şarkıyı dinlerkenki tavrını görseydiniz… Tüm şarkı boyunca fötr şapkasını iki eli ile göğsüne bastırdı ve hem saygısından, hem kadının sesinin üzerinde yarattığı etkiden olsa gerek, hiç kıpırdamadı. Öylece dinledi O’nu…

 

Cohen şarkılarını söylerken o ana, o dakikalara anlam katıyor, sanki şarkılarıyla ortamı kutsuyor gibiydi. İlk dizelerini yere çömelerek söylüyor, şarkıları ile adeta kendi de kutsanıyordu. Güçlü ve tok sesi insanın içine işliyor; sanki şarkı söylemiyor da, zaten melodik bir konuşması var ve bizimle de konuşuyor gibiydi.

 

İki kez veda etti bize, ama vedasının ardından tam bir saat daha söyledi. Vedaları da kendine yakışacak şekildeydi, sahneyi hoplaya zıplaya terk etti. Biraz evvel izleyenlerin damaklarında bıraktığı o muhteşem karizmatik etkisi bir anda gülüşmelerle farklı bir boyut kazandı. İzleyenlerin suratlarındaki muhteşem bir konserin arkasından takındıkları ciddi ve etkilenmiş ifade bir anda gülümsemelere dönüştü.

 

Kısacası, Cohen muhteşemdi.

Seviyorum işte, var mı diyeceğiniz?

2009 August 4
Posted by bilgeaktas

 

Kim ne derse desin, ister gülsünler, ister bana acısınlar ne düşünürlerse düşünsünler seviyorum onu!

 

İlk karşılaşmamızı hatırlamıyorum, ilk görüşte aşk diyemem o yüzden. Zamanla sevdim onu. Giderek onun saf ve temiz haline daha da aşık oldum. Ama bu aşk karşı cinse duyulan bir aşk gibi değil. Daha farklı bir şey… Bazen kardeşim gibi, bazen dostum gibi seviyorum onu. Ama her koşulda seviyorum. Bazen sımsıkı sarılmak istiyorum ona. Yaptığı tüm aptallıklara rağmen, söylediği saçma sapan şeylere rağmen seviyorum onu, hatta onu bu sebeplerden seviyorum diyebilirim.

 

Hafta sonları onunla buluşma günlerimiz. Her Cumartesi ve Pazar birlikte kahvaltı ediyoruz. Yediğim ekmeğin, peynirin tadı daha güzel onunla. Beni güldürüyor, neşemi yerine getiriyor. Böyle birini nasıl sevmem.

 

Biri bana günün birinde böyle birine aşık olacağımı, onu tutkuyla seveceğimi söylese gülerdim, inanmazdım.

 

Onu ilk zamanlar peynir sanmıştım, komik değil mi? Kaşar peyniri zannettim ilk gördüğümde onu. Sevimli bir peynir… Sonra ilgi alanıma girince onun bir peynir değil, sünger olduğunu anladım. Evet, ben bir süngere aşığım; Sünger Bob’a!!!

 

Onu ne kadar sevdiğimi, bunun nasıl bir duygu olduğunu çok az insan anlayabilir. Belki çocuklar anlar; tıpkı onlar gibi şen oluyorum onu izlerken. Yıldız dostu Patrick’le olan aptal oyunlarını izlemeye bayılıyorum. Bay Yengeç’in pinti tavrına rağmen benim sevgili Sünger’imin onu alttan alması, çoğu zaman saflığından Bay Yengeç’in oyunlarına gelmesi, yine de hala mutlu bir sünger olarak yaşamasına bayılıyorum. Bay Yengeç’e o kadar sadık ki, Plankton’un oyunlarına aldanmıyor (tüm saflığına rağmen) ve ona gizli tarifi asla vermiyor. Canım benim o!

 

Kare şortuna, kravatına, kocaman gözlerine, ananas evine, salyangozu Gary’e, Bikini Kasabası’na kısacası benim canım süngerimi ‘O’ yapan her şeye hastayım. Trafik kazası yapıp da onu polisler götürürken ‘Durun, beni hapse atamazsınız, salyangozum açlıktan ölür’ diyecek kadar hassas bir sünger o.

 

Nasıl da alttan alıyor ve hiç kızmıyor ne yaparsa yapsın Squidward‘a. Onu kızdırdığında bile bunu anlayamayacak kadar saf ve temiz. Hayattaki en büyük amacı çalıştığı Yengeç Burger Restoranı’nda ayın elemanı seçilmek. Bunun için de çok çalışıyor. Özenle hazırlıyor burgerleri.

 

Bir keresinde izlerken Sponge Bob’ın arkadaşı olan Sandy’i o kadar da sevmediğimi fark ettim. Daha doğrusu ona bir türlü ısınamadım ve aslında daha da açıkçası Sandy’e kılım. (31 yaşında bir yetişkinim ama bir çizgi film kahramanı ile ilgili kötü düşünceler besleyebiliyorum). Sandy’li bir bölümü izlerken aynı zevki almadığımı gören ve ‘Üff, sandy’i hiç sevmiyorum’ horultularımı duyan kocam, benim Sandy’i kıskandığımı keşfetti. O zamana kadar ben de anlamamıştım ama evet, sanırım Sandy’yi kıskanıyorum. Çünkü Sünger Bob’a çok yakın ve bir hemcinsim. Neyse Sandy konusunu uzatmayalım…

 

O’na bayılan 9 yaşındaki yeğenimle saatlerce Sponge Bob konuşabilirim, O sıkılmadığı müddetçe tabii. Bütün bölümlerini tekrar tekrar izlemek; her hafta sonu kahvaltı yaparken yumurtamı soğuta soğuta, güle güle onu seyretmek istiyorum.

 

Eşimin yılbaşında aldığı Sünger Bob çantamı arabamın arkasına koydum, böylece onu her gün görüyorum. Bir keresinde annemle babam arabama çok eşya koymuşlar ve benim süngerimi koltukta sıkıştırmışlardı fark etmeden de bozulmuştum. Annem de bozulduğumu anlayıp ‘ay pardon düşmüş’ demişti.

 

Keşke gerçek hayatta da olsa, sadece çizgi filmlerde değil onu istediğim her zaman her yerde görebilsem. O benim için bir çizgi film kahramanı değil, bir arkadaş.

 

Temmuz ayında 10 yaşına bastı Sünger’cim, nice yaşlara hep beraber!

 

 

 

N’aaptın be Caani!

2009 August 3
Posted by bilgeaktas

 

Ben de yeryüzündeki kadınların yüzde 98’i gibi Johnny Depp insanına karşı zaafı olan biriyim. Kendisinin ölümsüz ya da geç yaşlanma hastalığına sahip biri olduğunu düşünüyorum. Biz her yıl bir yaş yaşlanırken kendisi 5 yılda bir yaşlanıyor olsa gerek. İnsan benim bildiğim yaşlanır, yaşlanırken de gençliğinin verdiği enerjiyi ve karizmayı normal olarak yitirir. (Tamam, yaşlansa da karizmatik olan insanlar vardır ama o yaşlılık karizmasıdır.) Neyse bu abimiz, ‘yıllara meydan okuma’ tabirinin bir numaralı örneğidir ve vücut yaşı olarak daha genç olduğu zamanlardan beri de tanıdığım tüm hemcinslerimin rüyasıdır.

 

Ancak söz konusu yarı mutant bu insanın son filmine gittikten sonra, karizma kelimesinin altını dolduran unsurlardan birinin de başarı olduğunu bir kez daha anladım. ‘Halk Düşmanları’ filmi bir Caani Dep filmi olması nedeniyle banko seçtiğimiz film oldu doğum günü akşamımda. Halbuki Harry Potter da alternatiflerden biriydi ama ‘aaa Cani Depp abimizin filmi varken onun adı bile olmaz’ deyip girdik filme.

 

İlk sahnelerden etkilendim açıkçası; asi bir ruhla düzene meydan okuyan, esaretten kendini ve dostlarını illegal bir yolla da olsa kurtarmayı bilen biri olarak çıktı karşımıza Depp.

 

Sonrasında film sürekli kendini tekrar etti, habire banka soyup kaçtılar.

Aslında kaçtılar da denemez. Müthiş bir kendine güvenle halkın arasında gezdikler, kimse de onları yakalayamadı ama tabii suçluluk duygusu da taşımadılar değil.

 

Sonra ‘aşksız film mi olur uleyn?’ diye düşünmüş olacak yönetmenimiz, filme bir aşk kattı ki, seyirciye hiç ama hiç geçmedi duygusu. O kadın o adamı sevdi mi şimdi, ya da Caani Dep nasıl aşık oldu kadına bir anda, gözlerinden hiç anlamadık. Bari aşk sahneleri inandırıcı olsaydı da filmin bir tutar yanı olsaydı. Ama onu da becerememişler. Ayrıca kızın da bir numarası yoktu. I-ıh beğenmedim.

 

Konumuz film değil, konumuz Caani’nin bu kötü film ve kötü performansından sonra gözümden biraz da olsa düşmesi. Karizma denilen şeyin ne para, ne yakışıklılıkla ilgisi olmadığı bir kez daha kanıtlandı. Karizma = başarı…

 

Valla ben sırf yakışıklı ya da güzel diye bir adamı ya da kadını çekemem, hiç işim olmaz. Bırakın arkadaşlık, dostluk kurmayı sohbet bile edemem, gözünde bir zeka pırıltısı yoksa. Bir zamanlar (Bodyguard filmi zamanı) Kevin Costner da güya çok karizmatik ve yakışıklıydı ama ne oldu sonra? Adamın başarısı bitti, karizması gitti. Çekseydi Bodyguard’ı aratmayan bir film, THY reklamlarında değil sinemada dibimiz düşerken izlerdik kendisini.

 

Fazla uzatmayacağım, ne demek istediğimi anladınız. Yani siz ey erkekler, paranız varsa ve yakışıklı iseniz ilk turu geçersiniz, tipinizi akıl, zeka ve hayattaki başarınızla desteklemezseniz ilk turda kalır, ancak çoluk çocukla takılırsınız. Zeki bir kadından, zekice yapılmış bir espriden, entelektüel ortamlardan, koyu sohbetlerden yoksun kalır; onu örtbas etmek için de habire para harcar durusunuz. Paralar suyunu çekerse de vay halinize… 

Bir Narkoleptik’in Günlüğü 1

2009 July 31
Posted by bilgeaktas

 

İlk önceleri tek başıma yaşadığım o evden dolayı hep uykum geliyor sanıyordum. Akşamları evde yalnızım, ev haddinden fazla sıcak (alt katı fırındı), yatarak TV izliyorum gibi sebepler bu kadar erken uyumama neden oluyor diyordum. Akşamları en geç 11’de uyumuş oluyor, sabah da 7’de kalkıyordum. Yani tam 8 saat… Ama yine de gündüzleri iş yerinde arada bir uykum gelir, miskin miyim ne diye düşünürdüm. 

 

Sonra evlilik hazırlıklarına başladım, bir sene onlar sürdü. İş çıkışları alışverişe gitmeler, hafta sonları dışarıda ayaklarıma kara sular inene kadar dolaşmalar derken, bu sefer bu kadar çok uykumun gelmesini bu kadar yorulmam gibi nedenlere bağlıyordum.

 

Sonra hızlı gece hayatımın ardından birden bire gittiğim yerlerdeki gürültülü ortama rağmen uykum gelmeye başladı. O hızlı gece hayatının hızlı insanı olan ben, birden sevgilisi (şimdiki kocam) tarafından ‘senin şimdi uykun gelir’ cümlelerine maruz kalan biri haline geldim.

 

Sonra evlendik…

 

İnanılır gibi değil, sanki akşamları biri göz kapaklarıma ağırlık takıyor. Açmam mümkün değil gözlerimi. Hafta sonları evdeysem hiç istisnasız uyuyorum. Ev ve uyku benim için ayrılmaz ikili oldular. Üçlü koltuk hayallerimi süsler oldu akşamları. Ona uzanmak, bacaklarımı karnıma doğru çekmek ve televizyon karşısında uyumak hayatımın en büyük zevki ve ödülü haline geldi. Tabii evde kocam varken bunu her akşam yapmak en hafifinden kendisine ayıp oluyor biliyorum ama elimde değil. Ne yaparsam yapayım uykumu açamıyorum. Kahve iç diyenleri duyar gibiyim, hayır şekerler kahve mahve hak getire. Ancak kısacık bir şekerleme yaparsam biraz faydası oluyor. Onu her zaman her ortamda yapamıyorsunuz haliyle.

 

Film izlemek gibi güzel bir zevkim vardı mesela, artık yok. Filmler benim için üç, dört bölümlük diziler artık. Pazartesi akşamı ilk yarım saatini izliyorum ve hafta bitene kadar da sırayla devamını. Bir filmin tamamını kesintisiz izlemek için uykudan yeni kalkmış olmam gerekiyor, hayat içinde de öyle bir model yok tabii.

 

İş yerindeki uyku maceralarıma gelirsek… İş yerinde uykumun gelmesinin nedenleri de vardı kendimce. Odam küçük, dışarıya çıkıp hava alma imkanım yok gün içinde, işim rutin derken uzun bir süre de bunlara bağladım uykumu. Hatırladığım kadarıyla en az 5 kere iş yerinde uyuyakaldım, bir o kadar da bilinçli olarak uyudum. Bunun için hiç de fena olmayan yollar bile buldum. Mesela odamın cam kapısından ve duvarından uyuduğum fark edilmesin diye, masanın altındaki kesonun ilk çekmecesinin açıp üzerine yumuşak bir şey koyup (şal, hırka vs) kafanızı da oraya koyup bir güzel uyuyorsunuz. Biraz beliniz ağrıyor ama en azından kimsenin sizi görmesi gibi bir stres yaşamıyorsunuz. Birkaç kere de aleni bir şekilde masamın yanındaki deri koltukta misler gibi uyudum.

 

Bir akşam eşim eve geldiğinde ateşi vardı. Onu tanıdığımdan beri iki ya da üç kez ateşlenmiştir, dolayısıyla ciddi bir durumla karşı karşıyaydık. Başında durup ateşi düşene kadar alnına ıslak bez koymayı planlarken ben, bilin bakalım ne oldu? Canım kocamı, o halde, bana en çok ihtiyacı olan bir zamanda oracıkta bırakıp mışıl mışıl uykuya daldım. Ama hangi ara ve nasıl bilmiyorum.

 

Tabii sabah kalktığımda, zaten sürekli evde bir uyku muhabbeti dönmesinden sıkılmış olan kocam bana şöyle dedi; ‘sen hastayken ben uyusam hoşuna gider mi?’… Birden kendime getirdi bu sözler beni. Haklısın dedim, ne diyeyim, haklı çocuk. O gün karar verdim doktora gitmeye. İşe geldim internetten uyku ile ilgili rahatsızlıkları araştırdım. İnanamadım, o kadar çok uyku hastalığı varmış ki. Benim gösterdiğim belirtileri taşıyanlar da bir hayli fazla. Karar verdim, Prof. Dr. Hakan Kaynak diye bir nörolog buldum kendime, sevdim kendisini internetten doğru. Uyku bozuklukları üzerine uzmanlaşmış, zaten bir de kliniği var sadece uyku ile ilgili.

 

Atladım gittim, uzun uzun konuştuk. Orada, Hakan Bey’in yanında kendimi çok normal hissettim. İş yerinde uyuduğumu söylediğimde hiç şaşırmadı ya da beni kınamadı. Sonra başladı açıklamaya; anlattıklarınız tipik narkolepsi belirtileri. Narkolepsi hastaları 48 saat hiç uyumamış gibi olurlar gün içinde dedi (aynı ben, aynı ben). Hiçbir şey uykunuzu açamaz, ne kahve ne soğuk hava ne de başka bir şey (evet, açamıyor zaten!). Bir de gördüğüm rüyalardan bahsettik, ben onları çok normal sanırken, halbuki onlar da bu hastalığın bir belirtisiymiş. İnsanın iki dakika bile dalsa rüya görmesi normal sanırdım, değilmiş. Rüya, uykuya daldıktan bir buçuk saat sonra görülürmüş, ortalama.

 

Neyse, uzun uzun konuştuk, bana bir sürü soru sordu. Cevaplarını not etti. Sonra beni uyku testine almaları gerektiğini ve sonuçlara göre de bana ilaçlar vereceğini söyledi. İlaçlar ne yazık ki, ömür boyu kullanılması gereken türden ilaçlarmış. Ama uykum gelmeyecekse hiç önemli değil, ömür boyu içerim.

 

Sonra uyku testi için daha sonra tekrar gitmem konusunda sözleştik ve oradan ayrıldım. Hayatımda, bir hastalığım olduğuna bu kadar sevinmemiştim. Demek ki miskin değilmişim, demek ki tembel ya da uykucu değilmişim. Uyuyarak geçen zamanlarım artık benim suçum olmayacak vicdanımda. Artık akşamları evde uykum gelse bile kocama ayıp olacak uyursam şimdi, yine erkenden tavuk gibi yattı diye düşünecek demeden rahat rahat uyuklayabilecektim. Hatta ve hatta genel müdürüme bile durumu anlatacaktım o da arada bir şekerleme yapmama ses etmeyecekti.

 

Şimdi merak içindesiniz değil mi ne oldu test sonuçları diye. Henüz teste girmedim, fırsatım olmadı. Çünkü 24 saat kalmalı bir test olacak ve iş yerinden bunun için uygun bir zamanda bir gün izin almam gerekecek vs. o yüzden şu anda test için en doğru zamanı kolluyorum, gereksiz zamanlarda uyuduğum zaman da ‘mazeretim var, narkolepsiyim ben’ diyebiliyorum.

 

O teste girip, bana uygun ilaçları kullanmaya başlayıp, bir an önce kaliteli gündüz yaşamıma geri dönmek istiyorum. Kimseyi inandıramıyorum eskiden uykucu olmadığıma. Herkese ispat edeceğim bunu ve artık normal insanlar gibi sadece geceleri uyuyacağım. Sonra da bende yarattığı etkileri ikinci bir yazı olarak yazacağım. Kendime ve herkese uykusuz gündüzler diliyorum…

 

 

Halis Toprak ve Kabus

2009 July 30
Posted by bilgeaktas

Herkes bir fikir beyan etti, ben de edeyim…

 

Bildiğiniz gibi ünlü işadamı Halis Toprak (71), 17 yaşında bir çıtırla evlendi. Şimdi kendimi kızın yerine koymaya çalışacağım. 17 yaşımdaki ruh halimi çok da iyi hatırlamıyorum ama biraz hatırladıklarımla, biraz tahmin yürüterek gelin hanımın yerine kendimi koyuyorum. 17 yaşımdayım, liseden yeni mezun oldum diyelim. Lise mezuniyet balomuz var. Acaba ne giysem, kaşlarımı ilk defa aldıracağım acaba nasıl görünecek, ilk kez profesyonel makyaj yaptıracağım, kırmızı mı giysem acaba, mini mi uzun mu diye düşünürken eve geldim. Kapıyı çaldım, kocam açtı. Elini öpüp alnıma mı koysam acaba diye bir an düşündüm; ama bu fikri hemen kovdum kafamdan. Neyse, tam oturup akşam televizyonda ne var acaba, annem ne yemek yaptı, köfte patates olsa bari derken, bir anda hayır ya ne annesi ne televizyonu dedim, bu evin kadını benim. Kalk Bilge kocana yemek hazırla… Of ya ne güzel annemin yemeklerini yemek varken… Neyse, gittim mutfağa, şimdiye kadar bir kere bile yemek yapmamışım, annem yaptırmamış daha doğrusu, nasılsa iş başa düşünce yaparım diye düşünerek. İş başa biraz, hatta baya erken düştü be annecim. Olsun yine de şikayet etmeyeceğim, ben evli bir kadınım ve kocama yemek hazırlayacağım.

 

 

Tabii ki iğrenç oldu, soğanlar kocaman yemeğin içinde, sebzeler de çiğ. Neyse ki kocam çok anlayışlı, zamanında çook yemekler yediği için doymuş bazı şeylere, ses etmedi.

 

Sofrayı topladım, toplarken bir bardak kırdım, iki çatalı da yağlı yağlı yere düşürdüm. Ama olsun topladım ya…

 

Sonra televizyonun karşısına geçtik kocamla, yan yana oturduk koltukta. Yakından bakınca daha çok dikkatimi çekti, kulakları kocaman hatta dev gibi. İçinden de kıllar mı çıkmış ne, beyaz kıllar ama. Olsun yine de çok zengin ve itibarlı bir kocam var. Bundan iyisi Şam’da kayısı…

 

Televizyonda bir klip izliyoruz beraber, o sesini kısıyor, başı çekmiyor, bense kabıma sığamıyorum. Sesini sonuna kadar açıp kalkıp dans etmek istiyorum. Ama kocama saygımdan yapamıyorum.

 

Sonra telefon çalıyor, okuldan kızlar arıyor. Balo için aldıkları ayakkabılardan, makyaj malzemelerinden bahsediyorlar. Telefonu iyice yanıma çekip hevesle anlattıklarını dinliyorum. Bir süre yerde yatarak, gülerek telefonda konuşuyoruz.

 

Sonra diyorlar; limuzin kiralamak istiyoruz baloya giderken. Ben diyorum ki, kocamınkini alabiliriz istersek. Bak ne güzel, iyi ki evlenmişiz. Limuzin bedavaya gelecek. Ben kızlarla telefonda konuşurken gözüm içeri kayıyor, kocam uyuyakalmış. Kapatıyorum telefonu. Hadi diyorum kalk yerine yat. Gür ve yaşlı sesiyle homurduyor, neyse yatıyoruz.

 

Sabah erkenden kalkıyor, yaş ilerledikçe uyku gereksinimi de azalıyor ya insanın. Kahvaltıda ona balodan bahsediyorum, öyle heyecanlıyım ki, ben gelmem diyor sonra, sen yalnız git. Nasıl olacak diye düşünüyorum içimden, herkesin kavalyesi olacak ben yalnız nasıl giderim. Israr ediyorum, neyse diyor bakarız o gün gelince.

 

Sonra o işe gidiyor, ben de masanın üzerinde bana bıraktığı paraları harcamak üzere dışarı çıkıyorum. O alışveriş merkezi benim diğeri senin geziyorum. Aldıkça alıyorum, her aldığım şey beni önce mutlu ediyor, sonra birden içim buruluyor. Sevincim, mutluluğum benliğime yayılamadan yitip gidiyor, neden acaba?

 

Bir kafede arkadaşlarıma rastlıyorum. Oturuyoruz, sohbet sohbeti açıyor. Gelecek hayalleri kuruyoruz,  kim hangi üniversiteye, hangi bölüme gitmek istiyor onları konuşuyoruz. Kaç net yaptın diye soruyor biri, diğeri edebiyatçının taklidini yapıyor. Gülmekten kırılıyoruz. Garson geliyor, gençler biraz sessiz olalım diye ikaz ediyor. Ona da gülüyoruz deliler gibi. Kanımız kaynıyor. Vakit geç oldukça, annemler merak eder deyip kalkıyorlar masadan. Benim de eve gitme vaktim geliyor. Eve gidiyorum, bu kez kocamdan önce evdeyim. Mutfağa koşuyorum, bir yandan yemek hazırlarken bir yandan da televizyondaki komik çizgi filme dalıyorum. O kadar çok dalıyorum ki, burnuma yanık kokuları gelince anlıyorum durumu. Yemeği yakmışım.

 

Neyse diyorum, dışarıdan söyleriz, şimdi dışarıda yiyelim desem kocam yorgundur her zamanki gibi. Kocam geliyor, suratı asık. Benimle ilgilenmiyor bile. Bense bekliyorum ki, elinde çiçekle gelsin, ben kapıyı açar açmaz seni seviyorum desin, beni kucaklasın yatak odamıza götürsün ama yapmıyor, zaten zor yürüyor, merdivenleri çıkarken kesiliyor.

 

Sonra dökülmeye başlıyor, TMSF 2 şirketine el koymuş, 22 şirketine de haciz gelmiş. Haczi biliyorum da TMSF ne acaba diyorum içimden. Okulda da öğretmediler. Neyse çaktırmıyorum çünkü çok üzgün. Bense aldığım kıyafetleri, okuldaki çocuklarla bütün günkü eğlenmelerimizi anlatmak istiyordum ona, ama o bilmediğim şeylerden bahsediyor.

 

Sonra da anlıyorum ki parasal bir çöküntü demek oluyor bütün bunlar. Paramız yok mu yani bundan sonra? Ee, ne anlamı kaldı şimdi bütün bunların, paramız da kalmadıysa…

 

O gece yatarken içimdeki sıkıntının geçmesi için dua ediyorum. Sabah uyandığımda ise annemin sesini duyuyorum, kalk kızım diyor, bugün balo için sana ayakkabı bakacağız. Uyanıyorum, gerçekten de annem! Annecim deyip sarılıyorum, korkunç bir rüya gördüm. Ama anlatmak bile istemiyorum. Boş ver o zaman diyor annem hadi kalk sana yumurtalı ekmek kızarttım! Dünyalar benim oluyor!

 

Yani bu evlilik olsa olsa bir kabustur bana göre, Allah muhafaza…

AFETİM BEN

2009 July 30
Posted by bilgeaktas

 

İnternette gezinirken bir siteye denk geldim. Bir test çıktı karşıma, hangi doğal afetsiniz diye. Testi çözdüm. Kasırgaymışım… Bakın ne diyor:

 

Eğer bir ortama siz giriyorsanız herkes fark ediyor. Endamınız bir yana, alımınız çalımınız yetiyor. Kendiliğinden bir karizmanız var. Üzerinde çalışmanıza gerek yok. Tek sorununuz gereğinden hızlı olmak. Girdiğiniz ortamları bazen öylesine çabuk terk ediyorsunuz ki, hafızalardaki yerinizi korumakta zorlanıyorsunuz. Yakıp yıktığınız durumlar da olmuyor değil. Eğer doğanıza aykırı, ayağınıza bağ haller mevcutsa, hemen bertaraf ediyorsunuz. Ama şiddetinizde bile kendince bir şefkat gizli…

 

Şimdi sırayla gidelim…

 

Bir ortama girdiğimde herkes fark ediyormuş beni. Sağolsunlar. Bir arkadaşım benim için bir tespitte bulunmuştu; çok hoş ve kendine özgü bir havan var, tamam belki yolda giderken trafik kazasına neden olmazsın ama bir bakan bir daha bakar demişti. (Kendimi övmeye bayılsam da bunlar gerçekten onun sözleriJ). İş yerinde bir arkadaşım da, Allah sana bir 10 cm daha boy verseymiş n’olurmuş bilmiyorum demişti. Etti mi 2? O zaman bu tespiti doğru varsayıyoruz. Yani bir ortama girdiğimde fark ediliyorum. Fark etmezlerse çıkar giderim zaten, hiç gelemem. J (Bakınız; aslan burcu kadını egosu)

 

“Endamınız bir yana alımını çalımınız yetiyor.” Biraz yazış cümlesi gibi olmuş ama yine inceleyelim bakalım… Endamımın bir numarası yok bence, hani boylu poslu bir kadın değilim. Hatta günlük kıyafetlerle arkadan baksanız 13 yaşında bile zannedebilirsiniz. Endam kısmını atmışlar kafadan. Amaaa… Alımım çalımım konusunda haklılar şekerim. Alımlıyımdır, baktıkça güzelliği ortaya çıkan biriyim. Çalımlı da olabilirim istersem. Yani  bu tespit de doğru.

 

“Kendiliğinden bir karizmanız var. Üzerinde çalışmanıza gerek yok…” BİNGO!! Çok doğru… Her yaştan ve cinsten kişiyle iletişim kurabilir, konuşacak bir şey mutlaka bulurum. Çocuksa çocuk, yaşlıysa yaşlı… Makyajdan da konuşurum futboldan da anlarım. Kendimi bildim bileli ofsayt nedir bilirim mesela. Konu eğer hiç bilmediğim bir şeyse, onu kendime çevirmesini de bilirim. Ör: Teknolojinin yeni ürünlerinin konuşulduğu bir ortamda; ‘Ay ben hiç anlamam teknolojiden, bir keresinde yine böyle teknolojik bir cihaz elime geçmişti, ay Allah sizi inandırsın…’ diye konuşmaya devam ederim. Böylece konuya öyle ya da böyle girmiş olurum. Ama tabii hadsiz de değilim, bilmediğim bir konuda da ahkam kesmem.

 

“Tek sorununuz gereğinden hızlı olmak. Girdiğiniz ortamları bazen öylesine çabuk terk ediyorsunuz ki, hafızalardaki yerinizi korumakta zorlanıyorsunuz.”… Burada söylenmek istenen, fırtına gibi esip geçtiğim ise doğru diyelim. J Ama sıkılgan bir yapım olduğu konusuna da yüzde yüz katılıyorum. Hemen sıkılırım, sürekli bir aktivite ararım ortamlarda. Hafızalarda kalmamı zorlaştıracak kadar hızlı bir şekilde bir yeri terk ediyorsam, o ortamın problemidir. Mutlaka çok sıkcıdır ve orayı terk etmekten başka seçenek bırakmamıştır bana…

 

Yakıp yıktığınız durumlar da olmuyor değil. Eğer doğanıza aykırı, ayağınıza bağ haller mevcutsa, hemen bertaraf ediyorsunuz. Ama şiddetinizde bile kendince bir şefkat gizli…” Evet, bir bingo daha… Bazen öfkeden gözlerim kararıyor, kendimi dünyanın en haklı insanı olarak görüyorum. Gerçekten yakıp yıkabiliyorum ne varsa. Ama saman alevi gibidir öfkem, biri beni akşama kadar dövsün, sonra da ay pardon ben seni baya bir patakladım desin, hemen affederim. Kinci hiç değilim, dolayısıyla öfkelensem bile sonra geçer, gider kalbini kırdığım kim varsa özür diler alırım gönlünü…

 

Yani özetle, çoğu kandırmaca olsa da bazen testler doğru sonuç verebiliyor. Hele bir de hakkınızda güzel şeyler söylüyorsa, o zaman benim gibi hemen klavyeye yapışıp karşınıza çıkan kendinizi övme fırsatını geri tepmiyorsunuz.

 

 

 

Güzel bir gün olsun…

2009 July 30
Posted by bilgeaktas

Bir sabah, yine isteksiz yine uykusuz işe geliyorken, biraz sonra başlayacak ve 9 saat sürecek iş işkencesine başlamadan, odama giden merdivenlerden çıkarken içimden çok ama çok içten bir cümle söyledim: Allah’ım güzel bir gün olsun…

 

Söylediğim şey bir anda moralimi düzeltti, iki dakika önce hissettiğim duygular tersine dönmeye ve hayata bakışım pozitife kaymaya başladı.

 

Hayırdır inşallah dedim…

 

Dedim ve odama doğru yürüdüm, yürüdüm, odamın kapısını açarken tam, biri ciddi bir ses tonuyla seslendi; Bilge…

 

Dedim ki sıçtım, bir gün önce işten biraz erken kaçmış, kaçarken de kimseye haber vermemiştim. (Pek adetim değildir ama demek ki beni bunaltmışlar). Ben güzel bir gün olsun diye dua ederken bir anda her şey tersine mi dönecek? Şimdi arkamda sesini duyduğum müdüre hanım bana dün erken çıkmamın hesabını sorup sabah sabah sinirimi bozacak. Salak Bilge dedim, ne diye rutini bozup güzel bir gün olsun, yok bilmem be diyorsun ki, sanki sen öyle olsun deyince öyle olacak. Neyse arkamı döndüm, kadın bana doğru yaklaşıyor. Merakla yanıma gelsin diye beklerken, seni dün akşamüstü çok aradım bulamadım dedi. Rahatsızlandım gibi bir şeyler mırıldanırken; ‘ikramiye aldık, muhasebeden paranı al’ dedi.

 

Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Sevinçten ne diyeceğimi şaşırdım. Ay ilaç gibi geldi dedim, kime gelmedi ki dedi kadın.

 

O günden beri sabahları aklıma geldikçe, işe gelirken aynı cümleyi söylüyorum, ama hiçbir şey olmuyor. J

 

Ama yine de söylemeye devam ediyorum. En azından bir kere tutturdum belki yine tuttururum kim bilir…

 

 

“İNTERNETSİZ İŞ OLMAZ MI?” YA DA “BAĞIMLILIK VE KAPİTALİZM”

2009 July 29
Posted by bilgeaktas

 

İşe geldim, internet yok. Bağlantımın düzeltilmesi için (muhtemelen onun adı düzeltmek değil başka bir şeydir ama bilmiyorum. Bu IT işlerinden hiçbir zaman anlamadım, anlamaya da niyetim yok) görevli arkadaşları aradım. Gelip baktılar, benim kırk yıl kurcalayıp asla bulamayacağım bir takım pencereler açıp, o pencerelerden bir takım ayarlar yapıp gittiler. Sonra da bilmem ne ayarları değişmiş birazdan gelip bakarız dediler. Tam bir saat oldu, bekliyorum.

 

O bir saat içinde bir bilgisayarda internet olmadan yapılabilecek her şeyi yaptım ve bitti. Aslında hiç bir şey yapmadım da diyebilirim. Eski fotoğraflara ve yazışmalara baktım, baya da yavaş baktım ki zaman geçsin diye ama yine de bitti işte.

 

Sonra, nasıl da internete bağımlı (bağlı değil ama bağımlı, bağlı yaşamak bir seçenektir, bağımlı hale gelmek bir dayatmanın ürünüdür) yaşadığımızı, işimizi, gücümüzü, eş dostla iletişimimizi nasıl da hep internetten yaptığımızı, onsuz elimiz ayağımız yokmuş gibi hissettiğimizi bir kez daha fark ettim ve sinirlerim bozuldu.

 

Tamam, teknoloji çağındayız; tamam, her türlü yeni nimetini gözlerimiz fal taşı gibi açıla açıla, hayretle izliyoruz. (Ya da sadece ben ve benim gibiler o şekilde izliyor, çünkü dediğim gibi ben bir anti bilgisayar ve teknoloji insanıyım). Hepsine tamam. Cepten internete girelim, (deden de giriyordu değil mi cepten internete) bir tıkla nöbetçi eczane bulalım vs ama yine de ona bağımlı yaşamak gücüme gidiyor.

 

Hayatımızı kolaylaştırsın ona bir lafım yok ama ona bağımlı da olmayalım be şekerim. Ne bileyim işe geldiğimde internet yoksa işimi başka türlü de halledebileyim. Şimdi bazı bilgisayar insanları bana bilmiş bilmiş laf edecekler. Öyle olmaz o işler falan diye ama ben kulaklarımı çoktan tıkadım bile. Cepten televizyon seyrettiren teknoloji, internet bağımlısı olmadan işlerimi yapabilmenin yolunu da bulur elbet…

 

Bir şeylere bağımlıyız hep hayatta. Çağımızın, paranın, teknolojinin, gelişmişliğin bize sunduğu pek çok nimetten faydalanıyoruz, eyvallah. Ama aslında bunlar cebimizdeki paraları çaktırmadan ufaktan ufaktan bizden alınması için sistemin bizi kandırmacası da olabilir mi? Aptal kafam, ne demek olabilir mi, bal gibi de öyle işte. Bağımlı oluyor olmak bir sonuç ve asıl nedense para işte!

 

Misal, bir Pazar günü insan kaynakları gazetelerini açıyorsun yok efendim iş görüşmesine giderken giydiğin gömleğin kalitesi karşındakinde bilmem ne etkisi yaratır, senin işine ne kadar önem verdiğini gösterir falan filan. Haydaaa, şimdi yeni mezun ya da iş arayan bir arkadaş işi kapma ihtimalini artırmak için kaliteli bir gömlek almaya koşacak, fiyatlar karşısında dumura uğrayacak, alsam mı almasam mı, bir gömleğe de bu kadar para verilir mi diye düşünürken gazetenin satırlarında okudukları gözünün önüne gelecek, alayım gitsin be, nasılsa işi kapınca bu gömleğin parasını on kere çıkarım diyecek ve sisteme yenik düşüp o gömleğe o parayı verecek. Sonuç? Onun dışında iş görüşmesine gelen torpilli biri varsa işi o kapacak. Kendisi de gömleğinin ütüsü bozulmasın diye dikkatli dikkatli evine geri dönecek.

 

Bir başka örnekten gidelim. Televizyonda sürekli çok güzel kadınlar görmekten bıktım usandım. Ve bu kadınlar yaz demeden kış demeden sürekli bikinivari kıyafetler giyiyorlar. (Nasıl üşümüyorlar anlamıyorum). Psikolojik olarak bizleri de onlar gibi olmaya, pürüzsüz bacaklı, kılsız tüysüz, selülitsiz (nasıl olunacaksa?), taş gibi vücutlu, saçları parlak, vücutları yağlı olmaya zorluyorlar. Kim zorluyor, o kişiyi ya da kişileri bir bulsam hesabını soracağım ama somut birileri değil bunlar. Adına sistem deyip işin içinden çıkıverdiğimiz bir düzene bağlı bir takım sistem insanları bizi prototip olmaya zorluyor. Sanki güzel bacaklı olmadan yaşanmaz, selülitle mutlu olunmazmış gibi sürekli hiç görmediğimiz kadınlara benzemeye çalışıyor ve onlara benzeyebilmek için kendi bütçemizce bir yerlere para harcarken buluveriyoruz kendimizi. Ekonomistlerin kısaca kapitalist düzen dedikleri benim iki sayfadır anlatmaya çalıştığım bu olgulara karşıyım kardeşim! Harcamıyorum paramı sizin beni zorladığımız kişi olmak için. Almıyorum pahalı gömlekler, ayakkabılar, vermiyorum bir kuaföre o kadar para! Kızım olursa ileride ona asıl güzelliğin iç güzellik olduğunu anlatmak istiyorum. Vücudunu değil beyninin vidalarını yağlaması gerektiğini anlatmak istiyorum. Ama bu şartlarda çok zor.

 

Bize bunları anlatacak sözü geçen birileri lazım. Televizyona şişmanların da çıkması, sadece güzel kızların ya da yakışıklı erkeklerin pirim yapmadığı bir dünyanın bizlere gösterilmesi lazım. Hayrettin Karaca örneğinden başka hiçbir şey aklıma gelmiyor ki, tek bir kıyafetle her kanala çıkıp derdini anlatsın. Bir şeyler yapmalıyız bu şekilcilik mantığından sıyrılmak için. Yoksa yeni gelen nesli kaybedeceğiz. Kitap okumaya gerek duymayan, kendine yatırım yapma ihtiyacı hissetmeyen bir toplum olmaya başlıyoruz. Zaten meyilliydik iyice coştuk dış görünüş olayına. (Güzel Türkçe’mizi de korumak lazım tabii bu arada. O da ayrı bir yazı konusu olsun.)

 

 

MAĞDURLAR CENNETİ

2009 July 29
Posted by bilgeaktas

Mağdurlar cennetinde yaşadığımı fark ettim biraz evvel. Televizyonda, içimi sıkan, daraltan, nefes almamı zorlaştıran haberlere bakarken fark ettim bunu. Haberlerde, bir kıza ‘jeep’i ile çarpıp kaçan, Türkiye’nin en zengin ailelerinden birinin soyadını taşıyan bir gencin, kızın katili olmasına rağmen; ‘kusurlu’ bulunduğunu ama tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığını söylüyorlar.

 

Kızın ailesi mağdur. Mahkemede ünlü ailenin fertlerinden birinin hakimin önüne para dolu bir çanta koyarken gördüğünü anlatıyordu acılı anne. Acıdan gözlerinin feri sönmüş, konuşabildiğine şükreder halde. Gülmek bir kenara, artık hayatta sadece nefes alarak, öfkesini bastırmaya, acısını dindirmeye çalışarak var olacak bundan sonra belli ki. Baba öfkeli ve mağdur o da. Mahkeme biricik kızlarının katilini serbest bırakmış.

 

Onlar, hayatlarının bundan sonraki yıllarını öfke parmaklıkları arkasında geçirecekken, o genç şu anda dışarıda. Onlar, adalete güvenmekten başka bir çare bulamayıp, elleri adliyeden boş dönerken ümitsizlik parmaklıklarının ardında; ama o genç şu anda dışarıda…

 

Sonra kanal değiştiriyorum. Kafası kesilerek çöp tenekesine atılan bir genç kız ve adeta yer yarılıp içine girmiş katil zanlısı genç var bu kez de televizyonda. Gencin ailesi zengin ve ünlü bir soyadları var. Bence boşuna kaçıyor o genç. Hangi delikteyse çıksın gelsin, yargılansın. Biraz dişini sıksın nasılsa serbest bırakılır sonunda.

 

Kafası kesilerek ölen kızın ailesi mağdur. Böyle bir durumda arkasında bırakın Türk adaletini; polisi, jandarmayı, devletin tüm güvenlik birimlerini, tüm halkı, devletin kendisini, devletin büyüklerini, uluslar arası tüm hukuk birimlerini bulması gerekirken, o devlet ‘büyük’lerimizden olur olmaz nasihatlar işitiyor. ‘Eee…’ diyor devlet büyükleri, kızını dövmeyen dizini döver. Ya da inanın yazmaya bile utandığım davulcu zurnacı muhabbetlerine maruz kalıyor zavallı aile.

 

Bir anne babanın kızlarının başının kesilmesinden daha kötü ne olabilir diye düşünürken cevabı da kendim veriyorum: kızlarının başının kesilmesi ve bu durumda bile neredeyse suçlu gösterilmeleri.

 

‘Burası Türkiye, burada böyle’ diyor içimden bir ses. ‘Burası Türkiye’yse neden böyle?’ diye sormak istiyorum o zaman ben de. Türkiye, adaletsizliğin borusunun öttüğü, paranın gücünün konuştuğu, mağdurun ezildikçe ezildiği ve bunu yapanın da bu sözlerinin yanına kar kaldığı bir ülke mi olmalıydı? Eskiden, aileler kızlarını dışarı salarken gözleri arkasında kalmaz, mahallenin gençleri, bacıları gördükleri kızlara sahip çıkarmış. Şimdi ne oldu bu insanlara, vicdanlarının, insanlıklarının parasal değeri bu kadar mı düştü? Bu kadar mı ucuz artık her şey? Hak, adalet, hukuk nedir biliyor mu bu insanlar?

 

Mağdurlar cenneti burası. Paran yoksa, arkanda iktidarın kuvveti yoksa, soyadını kimse bilmiyorsa ister öl, ister çocuğunun kafası kesilip çöpe atılsın, ister gözü çıksın, ister ciğerlerini köpekler yesin. Fark etmiyor ne yazık ki. Gücün yoksa mağdur olmayı hak ediyorsun bu ülkede. En iyisi anamı da alıp gideyim buralardan ben…

 

 

 

 

 

TEYZEMM

2009 July 29
Posted by bilgeaktas

Teyzem öldü.

Nisan ayında. Dokuzunu onuna bağlayan gece. Daha doğrusu bizi arayıp: hastanızın durumu çok kritik gelin görün isterseniz dediklerinde saat gece yarısını geçmişti. Ama ölüm raporunda bir önceki günün tarihi vardı. Demek ki, teyzem son nefesini verdiğinde; doktorlar başında, o daha doğmadan alnına yazılmış yaşayacağı gün sayısını, aslında tükenmekte olan nefes sayısını nafile bir çaba ile artırmaya çalışırken bir gece öncesiymiş. Sonra demek ki doktorlar yenik düşmüşler girdikleri mücadelede, teyzemi kaybetmişiz, ardından üzerindeki (kim bilir belki de benim aldığım) geceliğini çıkarmış, beyazlara sarmışlar teyzemi. Biz, o telefon geldiğinde acı haberle karşılaşacağımızı bile bile kendimizi kandırarak yola düştüğümüzde saat gece iki buçuk civarıydı. Gittiğimizde teyzemi yatağında bile göremedik. Çoktan, çekmeceli o soğuk yere koymuşlardı onu…

 

Bir kıyamet koptu sonra, başımız döndü, her şey alt üst oldu. Hala düzelmedi dünyamız. Ne annemin ve diğer teyzelerimin, ne benim ve diğer yeğenlerinin. Ama en önemlisi anneannemin… ve tabii eşinin…

 

Bir yanda 85 yaşında evlat acısı yaşamış, seneler önce kaybettiği eşine ağlamaktan sağlığını yitirmiş ama şimdi içine düşen bu korla eski acılarını unutmuş, hatta onlara şükreder hale gelmiş yaşlı ve acısı tarifsiz bir kadın. Diğer yanda doğduğu günden bu yana anne ve babasının yüzünü güldürememiş, sağlıklı bir evlat olamamış, akıl ve beden sağlığı yerinde olmayan, 15 yaşındaki oğluyla baş başa kalmış eniştem. Tek başına bir baba artık o. Oğluyla hiçbir zaman annesinin sağlığındaki günlerini konuşamayacak, çünkü yavrucak ölüm nedir bilmiyor. Konuşamıyor bile her şeyi. Annesi şu anda nerede, neden gelip onu sarıp sarmalamıyor bilmiyor. Sadece annesini arıyor arada bir her çocuk gibi içgüdüsel, o kadar. Annesinin arkasından hüzünlenip babası ile bir tek bile atamayacak bir çocukla kaldı eniştem. Tek atmak nedir desen, bildiği ve ezberindeki cevaplardan birini veriverir. Çünkü bilmiyor ve bilmediği için de babasının acısını paylaşamıyor.

 

Eniştem yine de metanetli olmaya çalışıyor. Sabahları işe giderken özel eğitim verdikleri okuluna bırakıyor oğlunu, akşam dönerken alıyor. Büyümeyen bebeklerini şimdi tek başına yaşatıyor. Elleri ile yemeğini yediriyor, yıkıyor, uyutuyor, tuvalete götürüyor. Tıpkı bundan daha birkaç ay önce annesinin yaptığı gibi. Annesi yani teyzem bir dakika bile oturamazdı, bir saniye bile oğlunu gözünün önünden ayırsa ya kendine ya da etrafına zarar verirdi çünkü yavrucak. Şimdi babası oldu bir dakika bile oturamayan.

 

Anneannem her zaman telefon konuşmalarımız biterken ettiği o anneanne dualarını daha içten ediyor şimdi. Allah’a emanet ol derken daha çok kastediyor şimdi söylediklerini. Ezbere söylemiyor artık, çünkü içi yanıyor. Çünkü bir gıdım daha acıya dayanacak gücü yok. Beni Allah’a emanet ediyor ki içi rahat olsun, olası bir yıkımı daha kendince engellesin diye. Çünkü gücü yok. Benim sıramı aldı diyor kızı için. En küçük evladını toprağa verdi. Sıra bendeydi sen neden benim sıramı aldın diye ağıt yakıyor arkasından. Allah’ın yazısı bu diyor sonra da kendini rahatlatmaya çalışıyor.

 

Annem için ayrı bir yıkım. Tüm teyzeler içinde ona hem gerçek anlamda (evlerimiz çok yakındı) hem de mecazi anlamda en yakın olan ablası annemdi. Annem bir rutin olarak her gün, ama her gün teyzeme giderdi. Annesi de aynı evde olduğundan hem annesini yalnız bırakmamak hem de kardeşine, zor bir evlatla geçen gününde biraz olsun destek olmak için her gün giderdi onlara. Şimdi sabahları eline telefonu alıp arayacağı, o günün planını yapacağı bir kardeşi yok. Günlük rutini bozuldu annemin. Annem o daha hastayken, hastanede yatarken hasta kardeşin acısını hasta evlat acısına benzetmişti. ‘Ablan menenjit olduğunda yaşadığım duyguları ve acıları yaşıyorum teyzende de. Kardeş, aynı evlat gibiymiş’ demişti bana bir keresinde. Canım annem, vefakar, sıcak kalpli, neşeli ama neşesi solmuş annem benim. Çok yıkıldı, gülmeyi haram kıldı kendine. Daha geçen gün konuştuğumuzda ‘bir inanabilsem öldüğüne’ dedi. İnanamıyor, kardeşinin ondan önce gitmesine, onun varken bir anda yok olmasına, onun yok olduğu düşüncesine inanamıyor. ‘Kardeş çok zormuş Bilge’cim’ demişti bana, babaya benzemiyor. Ama yine de metanetli kendince. Bizi daha fazla üzmemek için iyiyim ben diyor. Diyor ama her boş anında gözlerinin boşalmasına engel olmaya çalışıyor. Her şeyde kardeşini görüyor. Televizyona bile rahat rahat bakamıyor, onun sevdiği reklam, onun sevdiği program… Annecim, canım annecim. Doğum günün yaklaşıyor. Sana ne alsam seni mutlu etmez biliyorum. Keşke sana kardeşini verebilsem hediye olarak. Desem ki sana; kötü bir şakaydı bütün bunlar, bak kardeşin burada canlı kanlı sana hediyem. Gülüverse teyzem anneme ‘Abla şaka yaptık sana’ dese. Annem yeniden eski günlerdeki gibi tüm benliği ile gülebilse tekrar keşke. Olmaz ama…

 

Güzel Allah’ım böyle büyük acıları bizden uzak tutsun, başta anneanneme, enişteme, anneme ve tüm teyzelerime sabır versin. Bana ve tüm kuzenlerime de…

 

22 Temmuz 2009